'Bir hazine arşivlerde çürüyor'

20 Nisan 2019

Müzisyen ve prodüktör Yasin Vural: “Unutulmaya yüz tutmuş şarkılar var. Israf olmaya doğru giden şarkılar diyorum ben buna. Bunlara ikinci bir hayat vermek mümkün ama fonogram haklarını çözemediğimiz için bir hazine arşivlerde kapalı kalmış, çürüyor”

Yasin Vural ile Hey’ Douglas albümü “Marşandiz” için görüşüyorum. Yasin son yılların en başarılı ve orijinal müzik projelerinden biri. İlk albümünü yayınladı. Ancak bu albüm beklendiği gibi sample’lar içermiyor. Enstrümental bir albüm. Merak ediyorum sorular soruyorum ve albümün arka planını deşince ortaya çıkan durumu ve anlattıklarını sizinle paylaşmak istiyorum.

- Albümün arka planından bahseder misin biraz?

“Hey! Douglas projesi, 2013’te Ankara’dan İstanbul’a geldiğimde, stüdyo tadilattayken boşlukta kaldığım dönemde çıktı. Eski Türkçe şarkılardan sample’lar yaparak kayıtlar yapmaya başladım. Sonra bunları canlı performanslarla sahnede sundum. Büyük bir ilgi gördüm. 2018’e kadar da hep konserler yaparak geldim. Hepsi neredeyse ful geçti. O sıralarda her şey iyiydi. Plak şirketleri bana hard diskler dolusu şarkı gönderiyordu. ‘Bizim de şöyle kataloğumuz var bunları da kullan, senin yaptığın şeyleri gençler dinliyor beğeniyor, bizim şarkılar da böylece değer kazanıyor!’ diyorlardı. Albümü kaydetmeye karar verdiğimde işler değişti. Şirketler bu hard diskleri geri istediler. Bugüne kadar 300 tane şarkı yapmışım eski şarkılardan melodileri sampleları kullanarak. Ancak hiçbirini albüme koyamadım. Çünkü gerekli hakları ve izinleri alamadım. Şununla karşılaştım: ‘Sana verdiğim hard disk var ya onu bana geri verirsen sevinirim.’

- Neden bir anlaşma yapılamadı?

Kaç lira diye soruyorsun? Kimisi diyor 5 bin lira. Kimi diyor 10 bin. Ya da diyor ki bu çok tutabilir, o zaman 100 bin lira. Yani saçmasapan bir şey. Bu işte bir piyasa yok, kural yok. Herkes ne tutturursam peşinde. Mesela “Yaradana Kurban” şarkısını Olacak O Kadar skeçlerinden birinde duydum. Aldık baştan kaydettik, efektler koyduk. Parçayı çalmaya başladık, soundcloud’da yayınladık. Orijinal versiyonu bir banka reklamı ve sinema filminde kulanıldı. Ben bu şarkının sahibine 80-90 bin TL para kazandırmışımdır. Fakat sonra o kişi bizi şikayet etti. Bizim şarkıyı yayından kaldırttı. Telefon açtım: “Abi dedim biz senin şarkını kendi imkanlarımızla şu skeçten bulduk şöyle yaptık bu hale getirdik. Bu şarkı duyuldu beğenildi, senin orijinalin değerlendi, bu sayede para kazandın. Bunlardan haberin var mı? “Benim şarkımı Youtube’a koyuyorsan bana bir 10 bin lira ver” yanıtını aldım. Böyle böyle şeyler beni küstürdü.

- Neler hissediyorsun peki bu tecrübelerin ardından?

Yazının devamı...

“Kara delik” ve bildik gazetecilik refleksleri

16 Nisan 2019

90’ların sonlarında Aktüel’de çalışırken şunu görüp öğrenmiştim: Bir haberi ya da hikâyeyi bir kadın görseliyle ilişkilendirip verebiliyorsan ver. Eğer gerçekten başka bir yolu yoksa o zaman farklı görseller kullanabilirsin.

Rahmetli Ercan Arıklı bunu neredeyse bir şart olarak koşardı. Bu o kadar önemliydi ki haber toplantılarında genç muhabirler bu huyunu bildiklerinden haber önerirken “kadın (!)” görselli haber önerirlerdi. Haberlerini böyle savunanlar da vardı.

İşe yarar mıydı? Evet, yarardı. Bugün haber sitelerinde işe yarıyor mu? Evet, yarıyor. Sıradan insan bu şekilde algılamayı ve oltaya getirilmeyi seviyor. Basın ve gazeteciler de -dünyanın neresinde olursa olsun- sıradan insanın korkularını, sıradan arzularını, en ilkel dürtülerini hissediyor ve bunu kullanıyor. Bunu yapan sadece gazeteciler/editörler de değil elbette. Dünya bunun üzerine dönüyor. Ama bu başka bir yazı konusu.

Geçen hafta bilim insanları tarihte ilk kez bir kara deliğin fotoğrafını çekti ve paylaştı. Sosyal medyada haber patlaması yaşandı. Ancak bir süre sonra bütün haberlerde tek bir isim görmeye başladık. Bilgisayarın başında sevinçten havalara uçan genç, güzel, başarılı bir kadın. Yüz binlerce, milyonlarca post her gün oluk oluk time line’ımızda aktı. Katie Bouman, “kara delik” başarısının yüzü oldu.

Ben internetin başında “Ben bu olan biteni bir yerlerden hatırlıyorum” diye düşünürken, New York Times’ta okuduğum 11 Nisan tarihli yazı (“How Katie Bouman Accidentally Became the Face of the Black Hole Project?”) aydınlatıcı oldu. “Nasıl oldu da Katie Bouman bir şekilde Kara Delik Projesi’nin yüzü oldu?” diye soruyordu yazı başlıkta.

New York Times, bilim insanı ve projeye katkı sunan ekibin içinde yer alan Bouman’ın iki eli yüzündeki hayret ve mutluluk görselinin sosyal medyada paylaşım rekorları kırmasına şaşırmıyor. O kadar iyi ki paylaşmamak çok zor diye tarif etmiş bu kareyi. Bouman kadın bir kahraman olarak derhal bilim dünyasında bir kahramana dönüşüyor, haklı övgüler alıyor bunlar tamam. Ancak projede çalışan emek veren onlarca yüzlerce insandan hiç söz edilmiyor.

New York Times bir süre sonra Bouman’ın rolünün bilim medyası dışındaki medyada giderek abartıldığını, büyütüldüğünü belirtmiş. Bir sonraki adım ne? Elbette siyasetin ve eğlence dünyasının ünlüleri hemen bu ismi öğreniyor ve defterlerine kaydediyorlar. Derhal bir tebrik yarışı başlıyor. Ne de olsa popüler olanın yanında görünmek lazım.

Projenin başındaki kişi, Harvard Smithsonian Center for Astrophysics’te astronom olan Shep Doeleman projede 200 kadar bilim insanının çalıştığını, bunlardan yüzde 40’ının kadın olduğunu belirtmiş haberde. Kadın bilim insanlarının projenin her aşamasında yer aldığı özellikle belirtilmiş. Bir kadın bilim insanı (Sarah Issaoun, 24), bilim dünyasında kadın rol modelleri olmasının önemine vurgu yapmış ama “tek kişilik anlatı” formülünün de sakıncalarından bahsediyor. “Burada kutlanması gereken ve başarıya ulaştıran unsurlar ekip ruhu, çeşitlilik (diversity) ve iş birliği olmalı” diyor.

Yazının devamı...

Jakuzi’nin yeni albümü “Hata Payı”

13 Nisan 2019

Başarılı ilk albümdeki orijinal fikirlere yenilerini eklemek giderek zorlaşsa da henüz sihirbaz bütün numaralarını tüketmemiş.

Jakuzi ilk albümü “Fantezi Müzik”i 2016’da kaset olarak yayınladı. Hâlâ çalışma masamın üzerindeki kalabalığın bir yerinde duruyor. Dinlemeseniz bile bir şekilde yakınınızda bulundurmak isteyeceğiniz bir obje bu. Ben de zaten bu kasete obje muamelesi yaptım. Masada tuttum ama dinlemedim. Ne çocukluktan kalan walkman’imi çalıştırabildim ne de evdeki AKAI double deck’in tozunu alıp kuracak ve amfiye bağlayacak halim vardı. Albümü herkes gibi sıkıcı sıkıcı stream ettim. Çünkü bu kaset dinlenmek için değil bakılmak ya da bir şekilde sahip olunup masada durmak için çıkarılmıştı 2016’da.

Her şeyin web’de olduğu ve bu web’in de telefona sığdığı dijital bir dünyada, stream platformlarının arayüzünde sıradan bir liste ya da isim olmak yerine sınırlı sayıda kaset olarak basılması tercih edilmişti. Bu tercih sanırım Jakuzi hakkında bir şeyler anlatıyor.

Albüm daha sonra 2017’de yeni bir şarkı eklenerek yeniden yayınlandı. Plak ve CD olarak basıldı. Ama 2016’da kaset çıkarmak kadar şahane bir duruş değil. Herhalde Jakuzi de (Kutay Soyocak, Taner Yücel) Türkçe sözlü synthe-pop denemelerinin bu denli başarılı olacağını ve anlaşılan o ki- indie müzik sahnesinde bir boşluğu dolduracağını tahmin etmiyordu. Geride birkaç şarkıyla birlikte hoş bir de anı bırakmak istemişlerdi belki de sadece. Ya da kategorik olarak ‘80’lere ait synthe-pop’un kaset formatında tüketilmesi daha doğru olur diye düşünmüşlerdi.

Tek atımlık bir proje olmadığını kanıtlıyor

Bugün Jakuzi, 5 Nisan’da dijital platformlarda yayınlanan -CD ve plak olarak basılsa da hayır, kaset olarak basılmayan- ikinci albümü “Hata Payı” ile tek atımlık bir proje olmadığını kanıtlıyor. İkinci albümler, ilk albümleri başarılı olan gruplar için tehlikeli eşikler. Jakuzi problemsiz bir şekilde keyif aldığı ve iyi yaptığı şeyi yapmaya devam ediyor. Herhangi bir eşik problemleri yok. Her ne kadar albümü tanımlamak adına yazılan metinlerde grubun karanlık synthe pop tavrını devam ettirdiği gibi ifadeler kullanılmış olsa da ne bu albüm karanlık bir albüm, ne de Jakuzi bir dark wave grubu. Dinlememiş biri bu metni okuyup mesela “Şüphe”yi dinlediğinde herhalde “Ne alaka” diyecektir. İzleyen şarkı “Yangın”da her ne kadar “İki ayaklı bir sinir kriziyim” dese de Soyocak, arkadaki eğlenceli ve naif synthe’lerle biz bu sözü ancak espri olarak algılıyoruz. Yani bu müziğe karanlık demek için hayli uğraşmak lazım. Aynı şekilde şahane dramatik girişiyle albüme güneş gibi doğan “Gördüğüm Rüya”da (albümün en güzel yeri) “Güneş açtı farkındayım, ama ben yataktayım, açma perdeyi sakın, tatlı bir yokuştayım” diyen Soyocak’ın bu sözleri insanda depresyona değil tatlı bir gülümsemeye neden oluyor.

Dans etme hissi yaratıyor

Yazının devamı...

Oxford Cambridge bahane, muhabbet şahane

9 Nisan 2019

Londra’nın güney-batısındaki Chiswick Köprüsü, uzaktan bakıldığında Galata Köprüsü’nde sıradan bir pazar günü çaparisi gibi kalabalık. Kıvıl kıvıl, sıra sıra insan köprünün üstünde toplanmış. Tek fark, insanlar ellerinde misinalar, kamışlar değil irili ufaklı bardaklar tutuyor. Kovalarda balık yerine soğuk içecekler var. Köprü ve çevresindeki sahil festival alanı gibi. Özlemişiz böyle sağa sola yayılmalı festivalleri.

Bizde kürek, sporcular, yakınları ve aileleri dışında kimsenin ilgilenmediği bir spor dalı maalesef. Buradaysa milli bir hassasiyet haline gelmiş. BBC canlı yayınlıyor, tepede helikopterler geziyor, kameralar her yerde. “Vatandaş sahillere hücum etti” tadında bir ortam.

Bu sıradan gibi görünen köprünün bugün bu kadar özel bir yer haline gelmesinin nedeni Oxford ve Cambridge üniversiteleri arasında yapılan geleneksel kürek yarışları. “The Boat Race”in finiş çizgisi burada. Sportif merak bir yana, Londralılar eş dost buluşup bir şeyler içmek, nehir kıyısındaki parklara doluşup önlerinden geçen yarışa heyecanlı çığlıklarla katılmak için güzel bir fırsat yakalamış. Gördüğüm kadarıyla yarış bahane, muhabbet şahane.

Nehrin güney yakasında köprünün az ilerisinde kalabalık maça gelmiş gibi kıpır kıpır. Hemen oraya yöneldim. The Ship isimli pub ve çevresine yuvalanmış vatandaşın arasında daldım. Pub fırsattan istifade sokağa yayılmış, kalabalığa hizmette sınır tanımıyor. Ahali içecek sırasında kuyruk. Dedim ya, aynı festival yeri. Geleneklere uyarak kuyruğa girdim. Geleneklere uyarak “pint”ımı aldım, sahilde sağa sola bakıp benim gibi gözleme gelmiş başka şaşkınlarla muhabbet ederek yürümeye başladım.

Bu yıl iki ezeli rakip yani iki önemli üniversitenin kürek takımları 164’üncü kez yarıştı. Bugüne kadar Cambridge 83, Oxford 80 kez kazanmış. Erkeklerden önce kadın takımları yarışıyor. Kadınlarda da Cambdridge farkı açmış. 43’e 30.

Yarış Thames Nehri’nin batı bölümünde Putney’deki Putney Köprüsü’nden başlıyor, Chiswick’teki Chiswick Köprüsü önünde bitiyor. Toplam parkur 6779 metre (4 mil 374 yarda). Yarışları nehir kıyısındaki parklar ve yürüme yollarından bu yıl yaklaşık 300 bin kişinin izlediği açıklandı.

Halk muhabbetten pazar pikniğinden memnun. Ama galiba en keyifli olanlar evleri nehir kıyısında olanlar. Boğaz’ın tırnağı olamaz tabii ama çamurlu ve bulanık da olsa bir su kenarında evi olmak her yerde önemli bir ayrıcalık. Thames’e bakan evi olanlar bahçeye eşi dostu çağırmış nezih ortamlarda takılıyor, bize yani bahçe duvarına oturmuş halka ve ardımızdaki nehre bakıyorlar. Biz de onlara baktık kadehlerimizi centilmenlik ruhunun kazanması için kaldırdık.

İşte tam o sırada bu 300 bin kişinin benim çevremde buluna birkaç bininden homurtular yükseldi. Ses iyice artınca muhabbeti kesip sahile yanaştık. Tekneler göründü. Sanki at yarışındayız, önümüzden geçerlerken bir bağırtı, bir kıyamet.

Yazının devamı...

“Müzikte kendin, oyunculukta başkası olmak”

6 Nisan 2019

Amerikalı şarkıcı, besteci Sharon Van Etten son albümü “Remind Me Tomorrow”u ve "The OA" dizisindeki rolünü anlatırken konu anne olmaya da geldi.

Londra’nın hip otellerinden The Ace Hotel’in lobisindeki uzun büyük masanın etrafında 30 kadar bilgisayar açık, kulaklıklar takılmış gözler ekranda. Otel lobisi değil sanki NASA kontrol merkezi. Az sonra uzaya mekik gönderecekler…

Ama hayır, sıradan bir günmüş. Bloggerlar ve online iş güç erbabı burada çalışmayı seviyormuş. Çok gözde bir yermiş bu lobi. Londra’nın özellikle Türklerin pek sevdiğini anladığım Shoreditch bölgesinin kerametine ben henüz vakıf olamasam da ortam güzel hakikaten. Bir gentrification atmosferi, bir post hipsterlık sokaklara yayılmış. Otelin kapısından girip lobiye kadar ulaşmış. Sharon Van Etten’ı bekliyoruz. Önceki gün Roundhouse’da şahane bir konser verdi, benimle görüştükten sonra Amsterdam’a uçacak. Avrupa’nın hemen ardından ABD’de turnesine devam edecek. Ocakta yayınlanan yeni albümü bir öncekinden beş yıl sonra geldi. Arada psikoloji eğitimini devam ettirdi, anne oldu. “Strange Weather” adlı film için müzik besteledi. Netflix’te merak edilen ikinci sezonu gösterime giren ve dünya çapında kendine has bir hayran kitlesi yaratan “The OA” dizisinde oynadı. Ve elbette bütün bu süre zarfında besteler yaptı ve albümünü kaydetti. Karşıdan sempatik bir gülüşle bize doğru yürüyen bu ufak tefek kırılgan mütevazı görünüşlü kadın için hiç de az iş değil.

Van Etten ile karşılıklı oturduğumuzda konu Türkiye’ye geldi. 2012’de Küçükçiftlik Park’a gelmişti. “Şimdi nasıl oralar, gelinir mi Türkiye’ye konsere” diye sordu. “Gelinir tabii çok da güzel iyi gelinir” gibisinden bayağı konuştum değerli okurlar. Umarım Van Etten tekrar gelme fırsatı bulur. Biraz havadan sudan bahsettik ve bana ayrlan sürede düğmeye bastım.

The OA’ye nasıl bulaştın?

Dizinin casting yönetmeni beni 2013’te açılış grubu olduğum Nick Cave turnesinde bir konserde izlemiş. Yıllar sonra dizi için Rachel karakterini canlandıracak birisini ararlarken benim adım bir şekilde gündeme gelmiş.

Bu senin ilk oyunculuk deneyimin mi?

Lisede müzikallerde oynamıştım ama evet bu ilk deneyimim. Daha önce bunun gibi bir şey yapmadım hiç.

Yazının devamı...

Ne yazsam boş!

2 Nisan 2019

İngiliz baharı zor geliyor, geç geliyor. Ama tam umudu kesmişken, soğuktan donmuşken imdada yetişmek gibi bir özelliği var. Bugünlerde havalar güneşli, o yüzden yüzler gülüyor.

Komşu Steve geçen hafta çocukluktan beri gittiği pub’a davet etti. Yerel lezzetlerden tadıp sohbeti koyulaştırdığımızda, “Burada nisandan önce pek baharı bekleme. Nisanda da yağmurlu olur, bir soğur, bir ısınır ama en azından güneş ufaktan yüzünü göstermeye başlar” dedi. Olsun o da yeter.

Hakikaten tam da söylediği gibi. Ben bu yazıyı yazarken günlük güneşlik, manolyalar çıldırmış, ağaçlar tomurcuklanmış, erikler, elmalar ve benim adını henüz bilmediğimi türlü türlü rengârenk çiçeklenmiş çalılıklar Cemal Süreya’nın dizesindeki gibi insanın yolunu kesiyor.

Kulağımda size bahsetmek istediğim albümler, önümde gazeteler, yazmak istediğim konular, kitaplar, bir yandan bilgisayara düşen haberler, içim pır pır, yazımı yazmaya oturdum. Ama ne yazacağım bugün bilmiyorum.

Aslında size buradaki antika ve eski eşya çılgınlığından söz edecektim. Şu an alakasız geldiğini biliyorum. Şu an her şey alakasız gelebilir. Hayır, öyle bitpazarı falan değil. İnternetteki paylaşım gruplarından, buralarda yaşanan ikinci el piyasasından, kırların içinde, ormanların kıyısında köy yollarını aşarak ulaşılan gizli kapaklı çiftlik evi gibi antika ve eski eşya merkezlerinden bahsedecektim. Buralarda nelerle karşılaştığımı, bu mekânlarda bulunabilecek çok acayip nesneleri anlatacaktım. (Gene anlatırım, o ayrı.) İngiltere’de ne kadar çok antika ve eski eşya var tahmin edemezsiniz. Üstelik bunları IKEA’dan daha ucuza satın alabiliyorsunuz. İsveççe adı olan basit bir sehpa almak yerine aynı parayla minik, kapaklı bir çalışma masası satın aldım. Altındaki raflara kitaplarınızı koyabiliyorsunuz. Herkes dalga geçiyor. Ev antikacıya döner yakında diyorlar ama olsun ben meşeden yapılmış, kim bilir kimlerin dirsek çürütüp üzerinde kitaplar, mektuplar yazdığı minyatür çalışma masamı seviyorum.

Bu arada İngiltere’de Y kuşağı (millenials dedikleri hani) ev sahibi olamıyormuş; bunu biliyor muydunuz? Evler o kadar pahalı ve insanlar deli gibi çalıştıkları halde o kadar az kazanıyorlar ki ev alamıyorlar. Ev sahibi olmak için ya miras kalmasını bekleyeceksiniz ya da... Burası hoşuma gitti; karavanlarda ve tekne evlerde yaşayacaksınız. İngiltere’de 15 bin aile tekne evde yaşıyormuş. Bu sayı son 10 yılda yarı yarıya artmış. Ama bunlar öyle marinaya bağlı tekneler değil. Tekne ev. Bir su birikintisi, nehir ya da göl üzerinde artık hareket etmeyecek şekilde bağlanmış içi ev olarak döşenmiş mekânlar. Şehir merkezinde bir tekne ev, normal bir evin onda bir fiyatına satılıyor. Bir arkadaşa bahsettim, daha lafımı bitirmeden “Rutubet olur orada” dedi. Konu kapandı. Bir diğer çözüm de karavanlar. İnsanlar yedekte çekilen karavanlar satın alıyor ev alamadıklarından. Ya da karavan kamyon/minibüsler satın alıp, mevsimine göre bir yere çekip, içinde çoluk çocuk yaşıyorlar. Düşünüyorum da neden garipseyelim ki bunu? Çok normal. Ev alamıyorsak bizim suçumuz değil ki. Neden karavanda yaşamaktan utanalım? Bu maaşlarla ev almak hayal. Bir ara, “Satın almaya ne gerek var, artık kiralama çağındayız” denirdi. Ancak anlaşılan o ki insanlar için bu bir tercih değil, bir mecburiyet.

Karavan demişken, mahalleye kurulan cumartesi pazarına şirin minibüs/karavanıyla gelen bir pizzacı var. Görmeniz lazım. İnanılmaz ama ufacık minibüsün arkası fırın ve müthiş lezzetli Napoli usulü pizza yapıyor eleman. Bugün burada, yarın başka pazarda. Kimse bir yere kazık kakmak istemiyor artık.

Ama dedim ya, bugün ne yazsam boş. Galiba en iyisi şöyle arkaya yaslanıp yüzümüzü güneşe vermek. Baharın tadını çıkarmak.

Yazının devamı...

'Rap eskiye göre daha kulak dostu'

30 Mart 2019

Türkçe rap’in başarılı beatmaker’larından Farazi: “Aklımın erdiği zamanlardan beri rap dinliyorum. Sanırım ilk defa kalite olarak güncele bu kadar yakında duruyoruz ama içerik ve vizyon sorunlarımız var”

Gerek piyasa şartları, gerek dinleyici alışkanlıkları sebebiyle albüm yapmanın zorlaştığı, bilhassa tercih edilmediği bir dönemde, tüm içeriği, sound’u, konu ve konseptiyle yine bir bütün olarak hazırlanmış bir albüme imza atmak benim için oldukça önemli” diyerek Farazi, aslında sadece “Şehir FM” albümünü değil, müziğe yaklaşımını da açıklamış oluyor.

Türkçe rap son dönem çok dillendirilen yükselişini, ön planda olan MC’ler kadar kendine has tarzları ve müzik kültürleriyle çalışan beatmaker’a da borçlu. Müziğe yeni bir seviye ve kalite getiriyor, orijinal altyapılarıyla müzik birikimlerini ve kültürlerini rap’e yansıtıyorlar. Türkiye’deki pek çok değerli beatmaker arasında Farazi şu anda hem parçası olduğu 90 BPM’in “Şehir FM” albümü, hem “RUSTIQUE” isimli kişisel enstrümantal EP çalışması hem de Amerikalı rapçi Chuuwee ile ortak işi “iLL” ile radarımızda bu hafta.

- “Şehir FM” albümü hakkında neler anlatmak istersin?

Albümün tüm vokal kayıtları ve aralardaki çeşitli seslendirmeler geçen albümde olduğu gibi 90 BPM’de kaydedildi. Albüme başladıktan belli bir süre sonra konsept konusundaki eksikliği fark edip uzun bir süredir aklımda olan radyo üzerinden bir hikaye anlatma düşüncesinde hemfikir olduk. Bu albümde Savai de MC olarak yer alacağı için Rap vokallerden ziyade önceki albümde eksiğimiz olan nakarat kısmında bize yardım edebilecek İdil Meşe, Kutay Soyocak, Da Proff gibi farklı disiplinlerden vokallerle çalıştık. Onların dışında tabii ki her zaman yanımızda olan Kamufle ve Ağaçkakan da eklenince albüm tamamlanmış oldu.

- 90 BPM projesinin yolculuğu hakkında ne söyleyebilirsin?

Yazının devamı...

Pilav üzeri yumurta, nargile, lokma, çedar ve diğerleri

26 Mart 2019

Önce etçiler sökün etti. Görgüsüzlük tabandan değil yukarıdan geldi. Zenginler, meşhurlar örnek oldu. Üzerlerine “Bu et bilmem ne dizisindeki oyuncunun malı ve burada bekletiliyor” yazan etleri butları yemek salonuna yaptıkları camekânlı dolaba astılar ki herkes görsün. Çünkü görgüsüzlük kendine saklayınca yavan. Paylaşılınca görgüsüzlük oluyor. O camekânlara baka baka yediler etlerini.

Kupkuru, kaskatı (görgüsüzlerimiz etin tahta gibi olana kadar pişmişini seviyor) etleri köfteleri baharatlayıp baharatlayıp koydular tahta masalara. Vitrinine iki tane et asan “Etlerimiz özel olarak Balıkesir’den geliyor, haftalarca bekletiyoruz” kalıbını ezberleyen her esnaf Kısm-et, İsm-et, Ahm-et, Fikr-et diye markalaşma yarışına girdi. Memlekette normal kasap kalmadı. Herkes et danışmanı oldu.

Son yılların en büyük ihracat ürünü, “çiğ etleri tokatlayıp mıncıklayarak şov yapan adam”ımızla gururlandık. Görgüsüzlük ilk kez bir endüstriye dönüşüyordu. ”Yemek nimettir, oyun olmaz”dan gelinen nokta ayrıca göz yaşartıcıydı. Ama tabii görgüsüzlük olduğu yerde kalmıyor. Devamlı gelişiyor. Bu defa halkımız et sever zenginlerimize okkalı yanıtlar vermeye başladı.

Bu yanıtın ilk izlerini “sunumcu”larda görmeye başladık. Kaşarlı tostun üzerine dantel koyup servis eden, peynir ekmeği kalp şeklinde kesen, bakkaldan aldığı tavuk salamı, hindi sucuğu pembe kurdelelerle sarıp masaya koyan vatandaşlarımız coştu. Instagram cicili bicili yumurta, zeytin, simit, lavaş, lahmacun, çiğ köfte fotoğraflarından geçilmiyordu. Yeni nesil görgüsüzlük dipten gelen sessiz bir dalga gibi sosyal medyayı salladı. Adeta bir demokratikleşme yaşandı. Düşük bütçeli görgüsüzlük de bal gibi olabilirdi işte. Bolca like geldi, güzel trafikler, etkileşimler alındı. Gelir seviyemiz, sınıfsal konumumuz, eğitimimiz, kökenimiz farklı olabilirdi ama hepimiz neticede görgüsüzdük. Görgüsüzlük bizi birleştiren çimentoydu. En iyi anlaştığımız konuydu. Tepeden ve dipten gelen görgüsüzlük birbirine yaklaşırken kusursuz fırtına için bütün şartlar hazırdı.

Giderek serpme kahvaltılar masaları daha bir şevkle işgal etti. Çay koyacak yer, dirsek dayayacak boşluk kalmayana kadar doldurdular masaları. Serpme kahvaltı yaparken nargile içilen, aynı anda maç izlenen ve okeye dönülen çok amaçlı görgüsüzlük tesisleri çoğaldı. Kavunlu naneli karışık Çin malı nargile tütünü gibi olduk. Acil közlemeler çoğaldığında ben takibi bırakmıştım beynim yanmasın diye.

Ancak son dönemde gördüğüm kadarıyla dizginlenemeyen yeni bir heyecan dalgası var. Pilavın üzerine patates, kuru fasulye, döner, tavuk koyup üzerine kalp şeklinde ketçap sıkan adam ve Youtube kanalı yepyeni bir ekol mesela. Her köşe başındaki esnafımızın kendince, karınca kararınca yepyeni bir görgüsüzlük icat ettiğini ve bunu kendi Youtube “çenıl”ında şevkle paylaştığını görüyorum. Hamburgerin üzerine erimiş çedar, lahmacunun üzerine erimiş çedar, nohut pilav üzeri erimiş çedar, her şeyin üzerine kırılan 30 kadar yumurta, tost adı altında türlü çılgınlıklar, şirin yaramazlıklar... Üzerine çikolata ve bilumum sıvı ya da erimiş bir şeyler dökülerek servis edilen lüks lokma endüstrisinin giderek büyümesi de elbette gözümden kaçmıyor.

Neo muhafazakâr bıyıkları, nargileleri, havaya atıp tuttukları etleri, yumurtaları, pilavlarıyla yepyeni bir nesil gümbür gümbür geldi. Geçen yıl bu zamanlar “İleride bugünlere bakanlar sanırım bir sürü nargile kafe, bolca serpme kahvaltı ve limitsiz çay görecek” diye yazmıştım. Ama halkımız her zaman olduğu gibi şaşırtmaya devam ediyor...

Yazının devamı...