Artık her yer yayalaştırılıyor

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin internet sitesine göre İstanbul’da şu anda 61 yayalaştırma projesi var. Hepsinde de tarih ve doğa iç içe olacak. Ve biz bunun anlamını artık çok iyi biliyoruz

Artık her yer yayalaştırılıyor

Taksim’de o cumartesi günü sevgi, saygı, kardeşlik ve huzur dolu bir ortam vardı. Hani o her biri legal örgüt ve kuruluşların “illegal” pankartlarıyla AKM’yi bir dilek ağacı gibi bezedikleri cumartesi. Polisin zulmünden korunmak için barikat olmuş bir-iki araba dışında tek bir aracın olmadığı, o araçların da artık birer modern sanat eseri haline döndüğü bir ortamdı. Her yanda duvar yazıları, herkes fotoğraf çektiriyor. Sanki Berlin duvarı az önce yıkılmış, insanlar özgürlüğün sarhoşluğu ve şaşkınlığı içinde birbiriyle kucaklaşıyor...
Çoluk çocuk gelenler, bebek arabalarıyla kalabalığın arasında dolaşanlar, onlara yardımcı olan
nazik insanlar, satıcılar, sanatçılar, öğrenciler, esnaf, halk... Yüzlerde bir gülümseme, rahatlama, bir özsaygı...
O gün dikkat ettim Taksim’in bu şahane ütopik mutluluğunun nedenlerinden biri de trafik olmayışıydı. Arabalar girmiyor, insanlar giriyor ve o şekilde Taksim’de dolaşmak bir anda dünyanın en güzel şeyi oluyor. Gümüşsuyu’ndan Gezi’ye Sıraselviler’e kadar yürü dur...
Belediye “yayalaştırma”dan söz ediyor ya. İşte halk, vatandaş, şehir sakini ne derseniz deyin, orada kendi yayalaştırmasını yapmıştı. Hepimiz yayaydık, AKM halka açılmıştı (içinde hiçbir şey olmasa da), genzimizde biber tadı vardı ve hayat o an için çok güzeldi.

Yayaların ayağına takılır diye kaldırdılar
Daha sonra orayı daha iyi yayalaştırmak için biz yayaları oradan çıkardılar. Bir sonraki cumartesi anne-babaların, amcaların teyzelerin, çoluk çocuğun üzerine biber gazı ve kimyasal ilaçlı su sıktılar.
Yayalar ortadan kalkınca Gezi Parkı ve Taksim şahane bir şekilde yayalaştırılmış oldu.
Yayaların gezeceği yerlere polis barikatları kuruldu, yayaların oturup soluklanacağı ağaç altlarına, çimlere binlerce çiçek ekildi (Başbakan’ın çiçekten sorumlu insanları rakamı açıkladı ama hatırlamıyorum), Gezi Parkı çimlere basılmayacak şekilde bahçeleştirildi. Sırrı Süreyya’nın kepçenin önünde durduğu yere beton döküldü “tretuar çalışması” ve dolayısıyla yayalaştırma tamamlandı. Kadir Topbaş bunu hepimize müjdeledi, Başbakan “Parkı halka açtık” dedi. Şu an içeride sadece polis ve kepçeler var. Basın girişi yasak.
Belediyemiz ve hükümetimiz şehri yayalaştırmak istiyor. E tabii bunun için daha fazla beton atmak, “kışla-kültür müzesi AVM’si” gibisinden “tarihi” binaları daha çok yapmak lazım. Mesela Gezi’de yer alan, Osmanlı döneminden kalan iki taş havuz, polisin parka girmesinin ardından kayıp. Onları da herhalde yayaların ayağına takılır diye kaldırdılar. Ne de olsa milletin hizmetkarı insanlardan söz ediyoruz.

Rakamları bilerek rahat uyuyacağız
O saksıların aynısını betondan yapıp koyarlar. Cillop gibi olur.
Yani “Halkımız tarihle tanışacak ve vazodan kışlaya tarihin aynısını biz betondan yapıyoruz, milletimizin önüne tertemiz koyuyoruz” diyorlar.
Yayalaştırma çok güzel ve faydalı bir şey. Yalnız küçük bir sıkıntı var, bu yayalaştırma projelerinde yayalar bayağı ayak bağı oluyor.
Şimdi Beşiktaş, Kadıköy ve Haydarpaşa yayalaştırma projelerini de merakla bekliyoruz. Bakalım
nasıl yayalaşacağız.
Karaköy’ü de komple “yayalaştırma” projesi var. İstanbul Büyükşehir Belediyesi internet sitesine girin bakın, üşenmedim saydım, İstanbul’da şu anda 61 adet yayalaştırma projesi var (yanlış saymadıysam). Her yer yayalaşıyor. Her yer yemyeşil olacak. Hepsinde de tarih ve doğa iç içe olacak. Bunun anlamını artık biliyoruz.
Her yere kışlalar yapılmasa da bir şeyler yapılacak elbet ve etrafında saksılarda falan birtakım çiçekler, sağda solda güller olacak.
Ve elbette kaç çiçek, kaç gül ve kaç akibeti belirsiz ağaç fidanı dikilecek, hepsi rakamlarla açıklanacak. Her şey çok şeffaf olacak. Rakamları bilerek rahat uyuyacağız. Sonra sabah kalkıp yerine karar vermemize izin verilen otobüs durağında gururla otobüs bekleyeceğiz. Yaşasın yayalaştırma. Ay lav belediye.
Ay lav yerinden yönetim.

PAZAR ALBÜMÜ

“I Blame Society” The Ballet

Belle&SebastIan ya da The Radio Dept. seven biriyseniz ya da
her ikisinden de hoşlanıyorsanız
The Ballet’a bir şans vermelisiniz.
New York’lu indie pop ekibi
(Greg Goldberg, Craig Willse, Marina Miranda) çok fazla enstrüman kullanmayı sevmiyor, Belle&Sebastian’vari vokallerin ön planda olduğu, 80’ler keyboard tonları ve sakin gitar riff’leriyle işlenmiş sade bir müzikleri var. “Meaningless”, “Cruel Path”, “Feelings”, hep 80’lerin Brit müziğine göndermeler sanki. Yeni bir “fazlaca The Smiths dinlemiş” gruba daha ihtiyacımız var mı 2013 itibariyle diye sorabilirsiniz.
Haklı bir soru ama gelin bu pazar yanıtları çok fazla düşünmeyin, kahvaltıyla birlikte başlayın, iyi gider. Demekle yetiniyorum.

BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ?

* Brezilya’daki protestocuların 80’lerin meşhur Brezilyalı post punk grubu Titas’ın iki şarkısı “Policia” (1986) ve “Comida”yla (1987) coştuğunu;
* Pek sevdiğimiz folk insanı Jack Johnson’ın Havai’deki evinde üç çocuğu ve karısıyla sade bir hayat yaşadığını, günlerini sörf yapıp yeni albümü “From Here to Now to You”yu kaydederek geçirdiğini, albümün Eylül’de çıkacağını;
* ABD’nin Los Angeles kenti yakınlarındaki San Onofre nükleer reaktörünün sızıntı nedeniyle kapatılmasına karar verildiğini, dünyanın pek çok medeni ülkesinin artık nükleer tesislerini bir bir kapatma programları başlattığını, bu teknolojilerini bizimki gibi “gelecek nükleerde” diyen ülkelere kaydırıp kendilerinin yenilenebilir enerji teknolojilerine geçtiğini; biliyor muydunuz?