Asmalımescit macerası

Suriyeliler, tinerciler, eski bir kulübün hayaleti, tarihi bir meyhanenin camından görünenler... Beyoğlu yeniden canlansın temalı etkinliklerimiz devam ediyor

Beyoğlu yeniden canlansın diye iyi niyetli ama fazlaca kişisel boyutta örgütsüz bir çabamız var. Arkadaşlarla ara sıra yaptığımız yemekli buluşlamaları illla İstiklal Caddesi taraflarına almayı huy edindik. Hepsi bu. Festival düzenlemiyoruz, bizimkisi gezip gezip yazmak.

Asmalımescit macerası

Beyoğlu’nda Asmalımescit taraflarında bir sokak. 10 yıl önce semtin kalbi olan noktada güzel ve tarihi bir meyhanemiz. Duvarlarda gazete kesikleri, burayı öven yazılar, “Bu mühim zat buraya gelmişti, şu masada oturmuştu” mesajını veren, büyütülünce iyice flulaşmış çerçeveli fotoğraflar... Meşhur zat kameraya bakmasa da, sıkıntılı olsa da önemli değil, biz anladık. O buradaymış.

Atatürk resimleri, posterleri her yerde. Hele bir tanesi var ki Tekel logolu. Tekel, Atatürk posteri vermiş bir dönem. Ne acayip. Eski Türkiye çok fantastik.

Nadide bir parça

Camın önüne oturmak için kavga edilen, günler öncesinden yer ayırtılan bir meyhanemiz burası. Şimdi, artık kapkaranlık ve ıssız bu sokağa girince buyurun diye kapıda ağırlıyorlar şaşkınlıkla. Hatta kapıda bile karşılamıyorlar, biz kapıya gidince içeriden şaşkın gözlerle kapıya gelip buyur ediyorlar.

10 yıl önce bırakın semti, İstanbul’un kalbi olan bir noktadayım, camın önünden gelen geçene bakıyorum. Bir tinerci. Bir tane daha. Israrla para istiyor el kol hareketleriyle. Bir süre ısrar edip sonra devam ediyor.

Biz nasıl her şeyi bu kadar hızlı tüketip çöpe atıyoruz? Neden hiçbir şeye sahip çıkmıyoruz? Neden kendi halinde, ritminde giderken işleri illa kurcalayıp bozuyoruz. Yıkıp yenisini falan yapmaya çalışıyoruz. Neden doğal gidişatına, akışına bırakmıyoruz? Neden? Her şeyden önemlisi neden ders almıyoruz. Asmalımescit ve Beyoğlu’nda olanlar ortadayken şimdi de harıl harıl Karaköy’ü “düzeltiyorlar”.

Birkaç lise öğrencisi geçiyor. Civardaki okullardan çıkmış ama hâlâ eve gitmemişler. Belli ki bu saate kadar sürtmece.

İşte bir turist. Nadide bir parça. Uzaklaştı gitti. “Ben nereye geldim böyle?” diye endişeyle hızlı hızlı yürüyerek. Kedilerden başka kimse yok. Pardon bir klarnetçiyle bir darbukacı geldi. Yüzü İzmir tulumu gibi delik deşik bir abi öttürdükçe öttürüyor.

Çıkıp biraz dolaşmak istiyorum. Biraz yürüyüp yandaki sokağa dönüyorum. Babylon logosu hayalet gibi karşımda. Önüne bir araba park etmiş. Arkasında bir tane daha. Eski küçük Otto’nun önüne doğru. Sokak otopark olmuş.

Köşedeki bar kapanmış. Diğer köşe başındaki Fransız lokantasından eser yok. Ne de havalıydı. Şimdi camları kontrplakla örtülü, içeride muhtemelen evsizlerle kediler var.

Hâlâ çaresizce indirimli shot satmaya çalışan son bir barın elle yazılmış gel gel kartonları bir kapının girişinde. İçeri doğru bakıyorum. Garsonlar dışında kimse yok.

Zamanında Babylon’un sokağına büyük paralar vererek taşınabilen, hip’in merkezine konuşlandığından yeri geldiğinde gururla bahseden bir arkadaş oturuyordu işte şu binada. Şimdi gündüz bile tinerciden giremiyormuş evine. Direndi direndi, pes etti. Taşınıyor.

Meyhanedeki abi ısrarla “Dışarı çıkmanıza gerek yok, içeride sigara içebilirsiniz” diyor. Sigara içmiyorum diyorum. O esnada 20’lerinde bir kız geçiyor. Yanındaki iki turiste buraları anlatıyor. 45 dakikadır gördüğümüz ilk kız bu. “Kadın demek medeniyet demektir” cümlesini kim söylemişti hatırlamıyorum. Doğruluğunu kanıtladık biz şu anda, şef garson şahidimiz.

Bizi görünce içeri geçiyorlar. Artık iki masa olduk. Cıvıl cıvıl bir ortamız. Camın önüne oturuyoruz. Karşı kaldırımda bir hareketlilik var. Az önce barmenin gazete kağıdıyla camları sildiği bomboş mekanın önündeki kaldırıma Suriyeli bir aile oturdu. Soğuk taştan bize bakıyorlar. Asmalımescit’te, Babylon’un burada ilk açılmasından tam 18, kapanmasından üç yıl sonra karşılıklı bakışıyoruz işte böyle.

Kimse ilişmesin

Babylon’da ilk konser verildiğinde şu kadın muhtemelen adını haber bültenlerindeki haritalardan öğrenebildiğimiz çöl kasabalarından birinde bebekti. Şimdi çocuklarıyla burada işte. Meyhanenin garsonu bir tepsi içinde mezeler ve ekmek götürüp önlerine koyuyor. Belli ki böyle bir iyilik, babalık yapıyorlar bu garibanlara her akşam.

“Ara sıcak yaptırayım mı?” cümlesini duydum. Bizim elemanlara döndüm “Babylon buradan hiç gitmeyecekti” dedim. Garson “Börek vereyim o zaman” dedi.

Biri “Neyse ki Salon var aşağıda” dedi. Mutlulukla kafamı salladım.

Hesabı istedik çıktık. Yürüyerek Tünel’e vardık. Sıkıntı yok, Beyoğlu yine düzelir, memleket de düzelir, yeter ki kimse ilişmesin, kendi haline bıraksın diye düşünmek hoşumuza gitti akşam akşam, vagon tünelin derinliklerine doğru hafifçe kayarken.

DİĞER YENİ YAZILAR