“Aynı bizim buralar!”

“Sicilyalılar aynı Türkler gibi.” Bunu Yunanistan ve Yunan adaları için de çok duyarsınız. “Ay aynı bizim buralar...” Emin misiniz?

“Aynı bizim buralar”

Geçen hafta sonu Sicilya’daydım. Çok havalı bir cümle gibi dursa da aslında gayet mütevazı
bir şey yazıyorum, yanlış anlamayın. Sicilya’da bir hafta sonu Gümüşlük’te bir hafta sonundan daha ucuz. Pizza pizzaya benziyor, makarna makarnaya, lazanya lazanyaya... Şaraplar harika, çeşitli ve ucuz. Toplu ulaşım kolay ve rahat (taksilerden uzak durun). Türkiye’de el yakan her şey, Sicilya’nın en turistik kasabalarından Taormina’da bile Türkiye’nin yarısı fiyatına. Afedersin en lüks yerde tıksırana kadar yiyip içsen adam başı
25 avro hesap verirsin. Catania gibi bir şehirde ise daha da hesaplı her şey.
Hele hele “30 avroya lahmacun” desen Isola Bella’nın açığında demirleyen milyon dolarlık yattan bile kahkahayla gülerler, “oldu canım” diye.

Herhangi bir demokratik ülkenin küçük bir kasabasına gidin
Şöyle bir inanış vardır: “Sicilyalılar aynı Türkler gibi.” Aynı şeyi Yunanistan ve Yunan adaları için de çok duyarsınız. “Ay aynı bizim buralar...” İnanmayın. Tek kelimesine bile inanmayın.
Hayır, bizim buralarla hiç alakası yok. Ne geçen hafta gittiğim Sicilya’nın ne de daha önce gezdiğim Yunan adalarının... Ne yemeği, ne içkisi, ne insanı, ne taşı toprağı ne de hayata bakışı... Evet orada da geçim derdi var, orada da fakir fukara çok, orada da siyaset yoz, mafya gırla. Ama psikoloji çok farklı. Biz Türkiye’de iyice ama iyice kafayı yedik. Bizi öyle bir delirttiler, öyle bir kutuplaşmanın içine ittiler, öyle çok mobbing yedik, o kadar büyük psikolojik baskı altına itildik, öyle saçma bir gündem dayatmasının içindeyiz ki dünyanın kalan kısmında normal hayat nasıl devam ediyor farkında bile değiliz. Dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde hayat boyu iktidarda kalmak için ülkesinin bütün ayarlarını bozan, halkını sinir hastasına döndüren, ikiye bölen, kendi resmini habire dev gibi duvarlara, binalara döşeyen siyasetçi yok.
Bu yaz, her yerde gazlananan tatil anlayışına aldırış etmeden Gümüşlük, Çeşme, Türkbükü yerine herhangi bir medeni, demokratik ülkenin turistik falan da olsa küçük bir kasabasına gidin. Hem daha ucuz hem de unuttuğu bazı şeyleri hatırlıyor insan. Tatilin bir
amacı da bu değil mi zaten?

TURİSTİK YAZI 2:

“Lokal” hayatı arayan turistin dramı

Yeni nesil yurt dışı gezginlerde “lokal”lik eğilimi hâkim. Mesela Paris’e mi gidiyorsunuz. İlla turistik yerlerden uzak durulacak, mahallelinin gittiği bir kafe bulunacak, orada mahalleden insanlar gibi kahve içilecek, kruvasan yenecek. Hatta kitap falan okunacak. İki günlüğüne gelmişsin ama sanki iki yıldır orada oturuyormuşsun gibi davranıyorsun. Senin dışında herkes senin turist olduğunun farkında ama olsun, lokallik güzel şey!
Kabul ediyorum aslında kulağa hoş geliyor. Neticede turistik yer tatsız. Gidip bir lokantaya oturuyorsun, iki dakika sonra yanına dev bir otobüs yanaşıyor, “pısssssst” diye park edip el frenini çekiyor ve içinden ellerinde o mekanın resminin basılı olduğu kitapçıkla 40 Japon turist kafeye giriyor. Arkandaki Rus grubunun yanındaki alanda birleştirilen masalara oturuyorlar. Ve başlıyorlar menüyü ellerine alıp garsona sormaya: “Bunun içinde ne var?” Sıkıntı...

Turist kimliğimizle barışalım
Catania sokaklarında dolaşırken “lokal yerler bulalım” diye arka sokaklara daldık. Aman ne lokallik. Bulduğumuz şey bir pazar yerinden arta kalan çöpleri karıştıran Afrikalı gariban göçmenler oldu. Bir diğer sokakta bir travesti, diğerinde bir hayat kadını abla, hemen devamında da uyuşturucu satıcısı Araplar vardı. Onların oturduğu kafe çok lokal görünüyordu ama oturmadık. Lokalliğin içinde pırıl pırıl parlıyoruz turist gibi.
Şu haberi yazdım kafadan: “Lokal kafe ararken kaybolan turist grubundan üç gündür haber alınamıyor.”
Lokallik peşindeysen komik duruma düşmemek için galiba yapılması gereken, turistik olmayan bir yere gitmek. Git mesela Sicilya içlerindeki Butera kasabasına,
her yer lokallikten yıkılıyor. Ama o kadar lokale hazır mıyız emin değilim.
Netice: Boş verin, gelin turist kimliğimizle barışalım. Elalemin
ülkesinde, şehrinde sefanı sür, suya
sabuna dokunmadan ye, iç, gez, uyu.
Ne güzel şeydir turistlik...

İTİRAF EDİYORUM

l Rihanna’nın Twitter’da Gazze’ye
destek isteyip eleştiriler sonucu tweet’ini
silmesi hiç yazmamasından daha iyidir. Türkiye’de yıllardır Twitter’da olup suya sabuna dokunmayan o kadar fazla ünlü var ki.
l “Tıpış tıpış” çağrı değil, basbayağı arkadan ittirme olmuş. Eh, Kemal Kılıçdaroğlu da sıkıldı artık herhalde Beyaz Türk dırdırlanmalarından...
l Nice ıssız koyda denize girdim, nice derede serinledim, şehirde kafaya tutulan hortumla serinlemenin tadını hiçbir şeyden alamadım.

PAZAR ALBÜMÜ

“Liminal” - The Acid

Antony Hegarty’nin vokalini daha önce duymamış olsaydık, The XX diye bir ekibin ünü İngiltere’nin indie kulüplerini aşıp ana akıma dahil olmamış olsaydı, Timber Timbre tarzı hafif karanlık indie folk’tan haberimiz olmamış olsaydı, The Acid’i daha çok sever, daha orijinal bulup üzerine atlardık eminim. Yine de dinlemeye değer.