CD’nin üç yılı kaldı

90’lardan beri düşüşte olan CD satışları geçen yıl ilk kez dijital satışların altında kaldı. Uzmanlara göre CD üç yıl sonra hayatımızdan çıkıyor

CD’nin üç yılı kaldı
Evdeki CD’lerinize iyi bakın. Birkaç yıla antika muamelesi görecekler çünkü...

Bu konuda bir ‘hislenme’ yaşayıp yaşamadığımdan emin değilim. Galiba CD’ye hiçbir zaman tam olarak ısınamadım. Bana her zaman 80’lerin sonundaki acid akımı, MC Hammer’ın şalvar pantolonu, C&C Music Factory ve benzer dönemin kitsch’vari rüküşlüğünün teknolojideki izdüşümü gibi geldi CD. Herhalde ilk olarak o zamanlar hayatıma girdiğinden kafamda böyle bir eşleşme var. Ama sanmayın ki CD’ye karşıyım.
Evdeki raflarda, her taşınmada beni ve
taşıyıcıları çileden çıkaran birkaç bin CD’m var.
Büyük kısmını 2002’den beri ellememişimdir, taşınmalarda kolilemek hariç.
Her taşınmada bir sürüsünü atıyorum ya da birilerine veriyorum ama bitmek bilmiyorlar ve neticede kıyamıyorum işte. Bir şekilde bilgisayarda durmasındansa rafta durmasını tercih eden eski topraklardanım galiba.
Edindiğim ilk CD Madonna’nın “Immaculate” isimli derleme albümüydü. Bir arkadaşım getirip bende unutmuştu. Ben de belli sebeplerden iade etmemiştim. Ardından evdeki JVC teybe veda edip kendime bir CD player almıştım. Ses bayağı kaliteli çıkıyordu. Net, hatasız, ama bir şekilde kasede göre daha az kişisel bir nesneydi CD. Ses kalitesi de plağa göre fazla mükemmeldi. Fazla steril...
Yıllar boyu bir sürü CD topladım, yeni ve ikinci el satın aldım. Neden? Çünkü kaset artık yoktu, plak ise ‘out’ idi.

CD’nin üç yılı kaldı
1982 yılında Sony tarafından üretilen ilk CD player.


CD dönemim böyle başladı ve sanırım birkaç yıl sonra da tamamen sona erecek. Sektörle ilgili gelen haberlere göre geçen yıl dünyada 223 milyon CD satıldı. 2008’e göre yüzde 68’lik düşüş var. Nielsen Soundscan’in verdiği bilgiye göre durum üç yıla CD’nin artık ömrünü tamamlayacağı yönünde. Çünkü artık ekonomik açıdan ne üretimi, ne satışı ne de pratik açıdan kullanımı anlamlı. Koleksiyon kafasında sevdikleri müziği ve grupları nesneler aracılığıyla algılamayı tercih edenler çoktan plağa yöneldi. Plak satışlarında son iki yılda yaşanan artışın anlamı bu olsa gerek.
Ben de son dört-beş yıldır plaklarla haşır neşirim. Evdeki pikaba bir plak koyup ikinci el, eski, yeni bir sürü plakla takılmak, onlarla oynamak hoşuma gidiyor.
Yeni nesil zaten komple dijitalci. Çoğu sadece stream ile yetiniyor. Yani onlara internetten dinlemek yetiyor. Şarkılara hard disklerinde “010101110001” şeklinde dahi olsa sahip olmayı kafaya takmıyorlar.
2011’de ilk kez Spotify ve iTunes üzerinden satılan albümlerin geliri CD satışlarını geçti. Bu çok önemli bir kırılma noktası zira bu saatten sonra artık kimse CD maliyetiyle uğraşmayacak. Bir CD 15-25 dolar. iTunes’da ise aynı albüm yarı fiyatına satılıyor.
Bu tabloya rağmen elbette CD alan bir kesim de var. Bunlar yaşlılar. 40 ve 50’nin üzerinde olanlar. Onlar oldukça yeryüzünde, her zaman CD olacak az sayıda da olsa. Onlar, meraklılar ve koleksiyonerler.
Çarpıcı bir rakam paylaşayım. Leonard Cohen’in “Old Ideas” albümü ilk haftasında 41 bin adet sattı. Yüzde 70’i CD olarak satıldı. Lana Del Rey’in “Born To Die” albümü ilk haftasında 77 bin sattı. Ancak bu satışın yüzde 26’sı CD olarak gerçekleşti. Bu gidişatı göstermek açısından önemli bir veri.
CD aslında 90’ların sonundan bu yana uzatmaları oynuyor. Son olarak iş en baba sanatçıların back kataloglarını üç kuruşa pazara çıkarmaya geldi. Bir alana diğeri bedava muhabbeti ve benzeri kampanyalarla “gittiği yere kadar gitsin” dendi, stoklar eritildi.
Şu andaki son trend ise DVD’li, özel kayıtlı, yanar döner ve pahalı paketler hazırlamak ve bu şekilde “altın vuruş” yaparak görkemli bir törenle elveda demek CD’ye.
Sizin anlayacağınız üç ya da beş yıl. CD’ye veda etme zamanı geldi. Ben plaklarımla ve dijital arşivimle mutluyum. Size de tavsiye ederim.

CD’nin üç yılı kaldı

“Haydar Haydar”ın hikayesi

Can Gox yani Can Göksun. Kendisini “Kaybedenler Kulübü”nün soundtrack’inde Gülce Duru ile birlikte söylediği şarkılardan hatırlarsınız. Geçen hafta “Kuzey Güney”i takip edenlerin ciğerinin en çok yandığı meyhanedeki dertleşme sahnesinde fonda çalan “Haydar Haydar” yorumu ona ve grubuna ait. Peki dizide nasıl yer aldı?
Şarkıyı evde kaydedip internete koymuşlar. Pek çok olumlu yorumdan biri de dizinin yönetmeni olan Mehmet Ada Öztekin’den gelmiş. “Bu şarkının dizide bir yeri var, ben bunu orada kullanacağım” deyince olaylar gelişmiş.
Can Gox’un inanılmaz güçlü bir sesi ve blues’a doğal bir yeteneği var. Bizim buraların hissiyatını blues’a döktüğünde çok başarılı olduğu ortada. Umarım devam ederler. Bir de bilgi vereyim. Albüm yaza doğru gelecek ve pek yakında bir beste duyacağız bu ekipten. Merakla bekliyorum.

CD’nin üç yılı kaldı

Roger Waters’ın eleştirisi

“Sömürgecilik geçmişimizden utanıyorum. 150 yıldır olabildiğince herkesten çalan, sömüren, tecavüz eden batmayan İngiliz İmparatorluğu güneşinden gurur duymuyorum.”
Eski Pink Floyd solisti Roger Waters ülkesinin yüzyıllardır devam ettirdiği devlet politikasını bu sözlerle eleştirdi. Bunu Şili’de bir televizyon kanalına verdiği röportajda yaptı.
İngilizleri bilmem ama ben şaşırmadım. Zira Waters her zaman sistemi eleştiren, ülkesinin militarist politilakarını yerden yere vuran biri oldu. Pink Floyd’un “The Wall” ve “Final Cut” albümleri ki Waters’ın solo albümleri gibidir, tamamen bu meselelere eğilir.
Benim merak ettiğim linç edilip edilmeyeceği. Ben bu haberi okuyunca “Ne kadar da Orhan Pamuk bir hadise” dedim. Pamuk kendi ülkesinin bir olay hakkındaki tutumuna dair çok daha hafifini söylediğinde linç edildi. Adeta ülke dışında yaşamaya mahkum edildi. Ne kötü romancılığı kaldı, ne sahtekarlığı, ne korkaklığı...
Bakalım İngilizler Waters’ın sözlerini nasıl karşılayacak. Onu tehdit edip ülkesinden ayrılacak duruma getirecekler mi, yoksa sadece medeni sınırlar içinde eleştirip kompleks yapmadan yola devam mı edecekler...
“Bize ne?” dememek lazım. Her olaydan alınacak dersler olduğunu düşünenlerdenim.

PAZAR ALBÜMÜ

“Ben L’Oncle Soul” Ben L’Oncle Soul

CD’nin üç yılı kaldı

Bu pazar biraz soul dinleyelim diyorum. Hem de çarşamba günkü konsere hazırlık yapmış oluruz. Benjamin Duterde, namı diğer Ben L’Oncle Soul Fransız usulü soul yapıyor. Albümü dinlemek 60’ların Motown müziğine şık ve enteresan bir yolculuk gibi. Albüm zaten Motown’dan yayımlanmış. “Seven Nation Army” cover’ıyla açılıyor, L’Oncle Soul besteleriyle devam ediyor. Raphael Saadiq, Aloe Blacc gibi isimler ilginizi çekiyorsa bu adamı da beğeneceksiniz. Konseri de aklınızda bulunsun, burnum eğlence kokusu alıyor.

Eurovision’a Kürtçe şarkı!

“Ben Türkiye’nin Eurovision’a içinde Kürtçe sözler de olan bir şarkıyla gidebileceğini düşünüyorum. Mesela bir düet. Bunun bölünmek değil, sağlam durmak anlamına geleceğine inanıyorum. İngilizce-Türkçe oluyorsa Kürtçe-Türkçe şarkı neden olmasın? Sorun şu: Böyle cesur ve komplekssiz bir adım atılabilir mi?”
Böyle yazmışım 22 Ağustos 2009’da. Sırrı Sakık geçenlerde benzer bir öneride bulunmuş. “İngilizce şarkıyla katılabiliyorsak Türkçe, Kürtçe ya da Ermenice bir şarkıyla katılabiliriz” demiş.
Bence ne bir mecburiyet bu, ne gereklilik, ne de korkulup çekinilecek bir şey. Bir sanatçı bir gün öyle bir şarkı yapar ve öyle bir olur ki herkes de alkışlar. Ama o güne kadar zorlamayla olacak iş değil. Siyasetçilerin zorlamasıyla olacak şey hiç değil.

Keramet küçük müzik dükkanlarında

Bugün internette istediğiniz müziği bulabiliyorsunuz. En alternatif olanı da, en uçuk olanı da, kimsenin dinlemediği şarkıları da, ünlüleri de ünsüzleri de. Ama o müziklerin plak ya da CD’lerini gittiğiniz mağazalarda bulabiliyor musunuz? Hayır.
Çünkü büyük perakende zincirler ve müzik mağazaları size sadece ana akım, en çok satan ve hit olan şeyleri sunuyor. CD gidiyor dedik ya. Gidiyor ama koleksiyonerler için her zaman değeri olacak ve bir miktar üretilmeye devam edecek. Ama meraklıları aradıkları CD ve plakları yakın gelecekte Amazon dışında sadece küçük müzik dükkanlarında bulabilecekler. Çünkü ticari açıdan büyük şirketler için anlamı kalmayacak CD satmanın. Dolayısıyla ben eskiden olduğu gibi her mahallede minik bir müzik dükkanı açılacağını tahmin ediyorum. Bilmiyorum, belki de sadece hayal ediyorum ve gerçek olmasını diliyorum.