Eski meyhane mi? Aman kalsın!

Size İstanbul’daki meyhanelerden söz etmek istiyorum. Büyük bir zevkle okuduğum, üstat Reşad Ekrem Koçu’nun yazdığı bir kitap bu konudaki bilgilerimi kökünden sarsmış durumda

Ben bu konuda meğer hiçbir şey bilmiyormuşum. Ve eski meyhanelerin nesini özlediklerini şu anda gerçekten çok merak ediyorum. Ben olsam böyle bir yerin yakınından geçmem. Eşime dostuma da gitmemelerini öneririm.

Bugünkü modern içkili restoranlara, tarihten kalan ama modernize edilmiş meyhanelere de bir daha laf etmeyeceğim. “Nerede o eski lokantalar, muhabbetler” diyen dostlarıma ise Reşad Ekrem Koçu’nun “Eski İstanbul’da Meyhaneler ve Meyhane Köçekleri” adlı eserini hediye edeceğim.

Müdavimleri korkunç

Okuduklarıma göre bir kere meyhane denen yerin müdavimleri korkunç. Yeniçeriler, tulumbacılar, kabadayılar, hırsızlar, kayıkçı, gemici, bahçıvan gibi mesleklerin ustaları ve kalfaları, İstanbul’da evi olmayıp bekar odalarında kalanlar... Her zaman bir kavga çıkıyor, masalar, tabaklar havada uçuyor. “Eskiler içme adabını bilirdi, şöyleydi böyleydi” diyenlere belgeyle karşılık verebilirim. Lise kantini gibi testosteron dolu bu ortamda düzenli olay çıkıyor ve kimse içmeyi falan bilmiyor, kusura bakmayın.

Memurların, şairlerin, yazarların müdavimi olduğu, şiirlerin ve kitapların yazıldığı meyhane kavramı Cumhuriyet döneminde revaçta olan bir kavram. Öncesinde az çok ortam bu. 1900’lerin ilk yıllarından itibaren ortamlar Batılılaşmış, meyhanelere masa ve sandalye gelmiş. İlk papyonlu, beyaz gömlekli ve ceketli garsonlar 1900 yılında görülmeye başlamış.

Batı’daki benzer içkili mekanlardan farkı elbette meyhanelerde kadın olmaması. Onların yerini erkekler alıyor. Servis yapan garsonlar -ki yaptıkları işlere göre çeşit çeşit isimleri, lakapları var-, “güzellikleriyle” meşhur. Anlata anlata bitirememiş şairler. Bunlar yüzünden iri kıyım pos bıyıklı adamlar birbirlerini öldürüyor, bıçaklıyor.

Bu yüzden ve pek çok başka sebepten kanlı kavgalar çıkıyor. Kanlı biten kavgalarından birinde bir Rum’u meyhanenin ortasında resmen çarmıha çiviliyor, eziyet ede ede öldürüyorlar. Alın okuyun. Sene 1865, yer Çemberlitaş’taki Saraç Hanı Meyhanesi.

İçmekten bayılanlar, yerlerde sürünenler...

Kavgasız bir günde neler oluyor? İçmekten bayılanlar, sürünenler neredeyse standart. Melekten daha güzel diye bakışları, elleri ve ayakları Osmanlıcanın en ağdalı haliyle yazılmış şiirlerde uzun uzun tarif edilen köçekler izleniyor. Onlara âşık olup işini gücünü, karısını, çocuğunu terk edenleri hayretle okudum. Ne meyhaneymiş, ne kafalarmış...

“Çaylak Tevfik Bey’in kalemiyle muhayyel bir meyhane âlemi” başlığıyla aktarılan ve 19’uncu yüzyıl başlarında geçtiği Reşad Ekrem Koçu tarafından tahmin edilen bir hikaye var. Üç genç erkek Langa’da bir meyhaneye gidiyorlar. Maksat muhabbet sohbet. Bunun için önce az ilerde oturan yeniçerilerden izin almaları gerekiyor, usul böyle. Onaylarını aldıktan sonra oturup şarap söylüyorlar. O esnada tulumbacılar geliyor ve bir masada içmeye başlıyor. Bir yandan da gençlere laf atıyorlar. Aynen aktarıyorum: “Ulan burada yenecek epey kuzular varmış.” “Kıymadan kim kesecek bunları.” “Nerede o eski meyhaneler” ortamı çok afedersiniz bu.

Ardından yeniçeriler çocuklara arka çıkıyor. Birlikte tulumbacıları dövüyorlar ve masaları birleştirip içmeye devam ediyorlar.

Eski meyhane mi Aman kalsın

1930’lardan klasik bir meyhane (Kaynak: “Rakı Ansiklopedisi”)

İstanbul her zaman içkiyle arası iyi bir şehir olmuş

Koçu şu yorumu yapıyor: “Gençler yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştur.”

O dönem yeniçerilerin içip içip sokağa çıkıp gördükleri ilk “delikanlının” boğazına kılıç dayayarak kaçırmaları gayet normal bir vaka kabul ediliyor. Hikayenin devamı yok ya da aktarılmamış.

Evliya Çelebi, IV. Murad’ın meşhur içki yasağı arifesinde İstanbul’da 1000 kadar meyhane olduğunu yazıyor. 1630’lar için hayli iddialı bir rakam.

1800’lerde bu sayı çok daha fazla. Sırf Haliç’te 100 kadar meyhane olduğundan söz ediliyor. Üstelik sayılanlar gedikli, yani ruhsatlı meyhaneler. Bunu yanında koltuk denen ruhsatsızlar ve seyyar meyhane denen ve şerbetçi gibi şarap ve rakı satan gezici satıcıları da sayarsak İstanbul içkiyle arası iyi bir şehir. Aksini iddia edenlere inanmayın. İçinde “Osmanlı, ecdad” geçen cümleler kurarken bunları da unutmamalı.

Velhasıl bilmemek değil, öğrenmemek ayıp; okudum, öğrendim. Ve şu sonuca vardım. Ben galiba bu devri seviyorum. Ne kimse yemek yerken çarmıha geriliyor ne “güzel gözlü” köçekler masamın üzerinde dans ediyor ne ayağımın dibinde sızmış bir kayıkçı yatıyor ne de sarhoş yeniçerilerle göz göze gelmemek için önüme bakmak zorundayım. Aydın Boysan üstada ve
onun şahsında bütün üstatlara selam, sürçü lisan ettikse affola.