Festivalcilikte yeni trend “şehre yayıl” olabilir mi?

Maksimum kalabalığı tek bir mekana toplayan bir ya da iki günlük festivaller mi daha cazip yoksa şehir genelinde mekanlara dağılan ve hafta boyu devam eden düşük yoğunluklu etkinlikler mi?

Aslına bakarsanız ikisinin de zevki ayrı. Seyirci olarak kalabalıkla birlikte hareket etmenin ve birlikte coşmanın duyguları ona, yüze katladığını söyleyebilirim. Futbolla hiç alakam yok ama maça gitmek gibi bir his herhalde.
Bazı festivaller insanları tek bir yerde toplayıp onları oluşan ortamla eğlendirmeye niyetlenirken bazıları şehre yayılıyor. Brighton’da takip etme fırsatı bulduğum The Great Escape böyle bir festivaldi. Tek bir mekanda olabilecek en büyük kalabalığı toplayıp coşulan ve sonra herkesin dağıldığı bir etkinlik değil, şehrin farklı mekan, bar, konser salonu hatta kafe ve bodrumlarına yayılan ve neredeyse 24 saat devam eden bir dizi etkinlik ile irili ufaklı konserden oluşuyordu.
Groove Armada’yı kocaman bir salonda izlerken, çaylak grupları bodrum ya da garaj gibi yerlerde seyrediyordunuz. İçerisinin dar, tıkış tıkış ya da seyircinin bazen toplam
10 kişiden ibaret olmasını kimse sorun etmiyordu. Konser aralarında belli barlar, kafeler ve meydanlar, hatta bazı plakçılar buluşma noktaları oluyor, gündüz sahilde Pimms ve bira içip güneşlenerek konserleri bekleyen kitle dilediği sanatçıları izleyip gece yarısından sonra da eğlence ve muhabbete devam ediyordu.
Gündüzleri sergiler, konferanslar ve film gösterileri yapılıyordu.
Acaba organizatörler ve sponsor firmalar klasik anlamda büyük ve çok ses getiren festivallere destek olmanın yanında acaba hafiften şehirdeki farklı mekanları, mahalleleri festival ortamına dönüştürecek etkinliklerle de ilgilense fena mı olur? Evet bu tip caz festivallerimiz var, şehrin farklı mekanlarında gerçekleşen ama benim kastettiğim belli bir alanda yoğunlaşan ve festival hissini biraz daha yoğun yaşatacak şehir etkinlikleri.
İKSV yazları caz festivali kapsamında Tünel Şenliği adı altında bu tip bir etkinlik yapıyor ve çok da eğlenceli oluyor. Geçen yaz One Love Festival’ın yapıldığı gece Asmalımescit’teki mekanlarda after party’ler düzenlendi.
Şimdi de yeni bir festival haberi var.
8-17 Kasım tarihleri arasında gerçekleşecek bir festival. Adı Turn Up The Night by Miller. Adı üzerinde gece hayatına odaklı bir etkinlikler zinciri. 10 gün sürüyor, Babylon, Salon, Garajistanbul ve Arka Oda festivalin gerçekleşeceği mekanlar. 18 irili ufaklı konser olacak. İçlerinde DJ Shadow, Yo La Tengo, The Cribs, The Courteeners, Jacques Lu Cont, Purity Ring ve genel anlamda “urban” teması altında toplanan müzisyen ve gruplar İstanbul’a gelecek.
Birileri telefon eder mi derdi yok, üniversite bahçesi değil, kapıda pankartlı birtakım adamlar bekliyor olmayacak, su ve buz dolu leğenlerin ya da siyah torbaların içinde birtakım tekinsiz adamlar kapıda fahiş fiyata karaborsa içki satıyor olmayacak. Hem de bir gün değil günlerce devam edecek. Bana mantıklı geldi.

Son dönemde hayatıma almadığım için mutlu olduğum şeyler

* Milli takım “ah”lanmaları. Alex ve Aziz Başkan gerilimi geyikleri...
* Hülya Avşar’lı Altın Portakal ve çevresinde dönen her türlü muhabbet.
* Acun Ilıcalı ve muhtelif icraatları.
* Arda Turan ve icraatları.
* Sinan Çetin’in Çanakkale filmine dair tartışmalar, kendini ifade etmeler, sitemler, anlaşılmamışlıklar.
* Yeni sezon dizileri ve ‘hangisi tutar’ yorumları. Size de tavsiye ederim ara sıra yapın, insan tatile çıkmış gibi oluyor...

PAZAR ALBÜMÜ

“Haunted Man” Bat for Lashes

Tamamen müzikal estetik açısından konuşmak gerekirse Natasha Khan’ın (esas adı bu) üçüncü albümü “Björk 2012’de ilk albümünü yayımlayan genç bir sanatçı olsaydı nasıl bir albüm yapardı?” sorusuna iyi bir yanıt olabilir. Khan “hippi-indie kılıklı eksantrik kız”dan uzaklaştırmış kendini, sanatsal açıdan bir değişim geçirmiş. Daha sofistike, karanlık ve dramatik olmuş. Seçtiği single “Laura”dan da anlaşılıyor bu tavır. Piyano, vokal ve yaylılardan oluşan bir sound hakim. Bunların hiçbiri olumsuz sıfatlar değil. Ama “Two Suns” iyi bir albümdü. Aynı çizgide besteler bekleyenler yanıldı. Bat for Lashes sakin bir pazar günü ev halinde takılan ve televizyona ilişmeyi pek sevmeyenlere içinde sürprizler olan huzur verici bir albüm.
“A Wall”, “Rest Your Head” benim favorilerim oldu. Şimdilik.

İki kitap

İkisi de mühim müzik adamlarının hayatlarıyla ilgili. Biyografilerden ve otobiyografilerden insan çok şey öğreniyor. Hikayelerin gerçek olmasından herhalde okuduklarınızdan daha fala etkileniyorsunuz. Yalnız ikisi de İngilizce. Henüz Türkçe’ye çevrilmediler. Benden bir tavsiye. Çevrilmelerini beklemeyin
daha çok beklersiniz. İngilizce’yi sökün daha kolay ve
çabuk olur. Hiçbir zaman geç değildir.

“I’m Your Man: The Life of Leonard Cohen”

Müzik gazetecisi Sylvie Simmons derlemiş Cohen’in hayatını. Montreal’de büyüdüğü Yahudi mahallesinden Ege’ye Hydra Adası’na, Küba’ya, Los Angeles’ta kapandığı Zen manastırına kadar her dönemini ince ince anlatıyor. Kitabı yeni satın aldım. Rolling Stone’un yorumu şöyle: “Bu kitap Cohen hakkında bugüne kadar yazılmış her şeyi gereksiz kılıyor.”

Waging Heavy Peace Neil Young

Neil Young 66 yaşında. Bu yaşa gelmiş, hayatı boyunca şahane şarkılar bestelemiş birinden öğrenecek bir şeylerimiz vardır muhakkak. Kendi kaleme aldığı bu biyografi (bir yardımcı yazarla) klasik biyografilerden biraz farklı, bir çeşit blog gibi. Her şeyden bahsettiği, hayatından kesitler anlattığı bir kitap. Young “ en iyi kayıt, ilk yaptığın kayıttır” diyor, stüdyoda şarkı kaydetme konusundan bahsederken. En iyi duyguyu o kaydın verdiğini düşünürmüş. Aklına ilk gelenin aslında hep en doğrusu olması gibi... Bilgelerden, tecrübelerinden ve yanlışlarından faydalanmak lazım.