Frank’tan ne öğrendim?

Dünyanın en ünlü gitar modelinin yaratıcısı gitarist Les Paul geçen hafta 94 yaşında öldü. Yarattığı gitar müzik dünyasını değiştirmeye devam ediyor.

Frank’tan  ne öğrendim

Almanya, Atlantik Okyanusu, Karayipler, Selimiye, Messerschmitt, helikopterler, Pink Floyd, 70 yaşında sağlıklı olmak, kadınlar, erkekler ve hayat hakkında bir hikaye...



Tam adı Frank-Bodo Altenburg. 2000’den beri Türkiye’de yaşayan bir Alman. Bir gün tekneyle Selimiye’ye geliyor. Kaptan Restaurant’a yanaşıyor, bir yemek yiyor ve ardından sahibi Kemal’e civarda bildiği kiralık bir ev olup olmadığını soruyor. “Benim bir evim var” diyor Kemal. Ve Frank Selimiyeli oluyor.
Frank’la konuşmak giderek açılan ve derinleşen bir muhabbet. “Lost”un senaryosu gibi önce her şey çok basit ve net görünüyor. Halbuki öyle değil. Herkesin bir hikayesi var.
Konuşmayı çok seven biri değil. Ama konu açıldığında lafını esirgemiyor.
70 yaşında acayip fit ve sağlıklı. Denize çok fazla giren biri değil. Ama bir sabah “Çocuklar ben bir denize gireyim” dedikten sonra çatır çatır kelebek yüzmeye başladı. Bize kompleks geldi.
Osman Müftüoğlu Frank’la tanışsa kariyerini gözden geçirir. Balık falan ağzına koymuyor. Deniz ürünlerinden hoşlanmıyor. Kırmızı et yiyor. Acı seviyor. Günde en az dört-beş fincan kahve ve bir paket sigara banko...
Her akşam beyaz şarabının içine iki buz atıp ağır ağır demleniyor teknesinde. Duruma göre rakı, viski, zaman zaman rom da içtik birlikte. “Rom sevmem” diyor. “Karayiplerde hayat karartır bu içki.”
Atlantik’i iki kez geçti
“Karayip mi?” İşte size yeni bir başlık. Bir dönem orada takılmış. “Etraf korsan dolu, hırsız çok, alkolik gırla, sabah ve öğleden sonra denize giremezsin çünkü köpekbalıklarının yemek saatinde suda olmak istemezsin” diyor. “Kimsenin olmadığı cennet gibi bir koyda bile kamaranın penceresini kapamadan uyuyamazsın. Güvenlik sıfır.”
“Yelkenliyle dolaşmak için gördüğün en iyi yer neresi?”
“Türkiye.”
“Frank, tribünlere oynuyorsun!”
“Hayır. Ben çok ülke gördüm, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ama siz farkında değilsiniz. Balıkları dinamitle ve trolle öldürüyor, koyları inşaata açıyorsunuz. O yüzden bir mil ötedeki Yunan adalarındaki doğal yaşam buradakini solladı.”
İki kere Atlantik Okyanusu’nu geçmiş 10 metrelik teknesiyle Frank. “Hep denizci miydin?” diye soruyorum. Başka bir hikaye başlıyor.
Frank orduda helikopter pilotu. Dev nakliye helikopterleri kullanıyor. 1993’te emekliye ayrılmış. Sağlam bir ikramiye ve iyi yaşayacak kadar parayla takılmaya başlamış. Tekne alıp dünyayı dolaşmış. “TIR şöförlüğü yaptım bir ara” diyor. Nasıl yani? Evde oturmamak içinmiş. İş olsun diye. Ve işte asıl hikaye...

Dinlenecek en garip şey
Frank’ın ilk eşi virütik bir hastalıktan ölüyor. Bu dönem yalnız kalıyor ve pek çok işe girip çıkıyor Frank. Orası çok net değil. İkinci evliliği kısa sürüyor. Üçüncüsünde mutluluğu tekrar yakaladığını düşünüyor. Atlantik’i birlikte geçtiği, neredeyse dünyayı dolaştığı eşinden bahsederken Frank durgunlaşıyor.
“Pek çok yeri gezdik ama o hiçbir yere bağlanmak istemedi. Selimiye’ye gelir gelmez buraya yerleşmek istedi” diyor. Birlikte yüzüyor, spor yapıyor, harika bir hayat yaşıyorlar. Sonda bir gün karısı yüzerken fenalaşıyor. Sahile zor getiriyorlar. “Başım ağrıyor” diyor. Ambulans, elektroşok derken kaybediyor eşini Frank beş dakika içinde. Kollarında onu izliyor çaresizce. Anevrizma...
Frank eşinin Selimiye’ye gömülmesini istemiş. Aile de burayı çok sevdiğini bildiğinden onaylamış. Ancak “Hıristiyan olduğu için izin vermediler” diyor. Şimdi İçmeler’deymiş.
Ve ondan sonra Selimiye’de kalıyor Frank bir yere gidemiyor. Çünkü burada onu başka mutluluklar bekleyecek. Burada biriyle tanışıyor ve şimdi çok mutlular birlikte. Onunla konuşurken gözlerinin parlamasından anlıyorum.
Gittiği Pink Floyd konserini, skydiving tecrübesini, artık 40’larındaki kızını ve oğlunu da dinledim yolculuğumuz sırasında. Ve daha pek çok muhabbet. Ben son gece notlar alırken Frank bir CD koydu. Çocuk gibi gözleri parladı. II. Dünya Savaşı döneminden kalma orijinal bir Messerschmitt uçağının kalkış sesini dinletiyor bana. “Bak bak, uçak kalkıyor şimdi...” Çocuk gibi heyecanlı. Bir yelkenlide dinlenecek en garip şeylerden biri herhalde...
Ne mi öğrendim Frank’tan? Hayata sırtını dönme, hayat da sana sırtını dönmeyecek.
Bir de eğer bir kıza yemek hazırlıyorsan masada çiçek olması gerektiğini...
Ama bu başka bir hikaye...


Sadece gitar değil...
Frank’tan  ne öğrendimEğer rock dinliyorsanız ve müziğe meraklıysanız yapmanız gereken “mühim” şeylerden biri şudur. İki gitar markası arasında seçim yapmak. Aslında müzisyenlerin yapacağı bir seçimmiş gibi dursa da müziği temelinden etkilediğinden dinleyici olarak bizi de ilgilendiren bir soru bu.
Strat dediğim şey Fender Stratocaster isimli gitar. 1954’te piyasaya sunuldu. Gitar tarihinde bir devrimdir. Öncesinde de Telecaster diye bir model vardı ve bu alanda bir piyasa oluşturan çok önemli bir üründü. Sonra Leo Fender, George Fullerton ve Freddie Tavares kısaca “Strat” denen Stratocaster modelini geliştirdi. Bence tekerleğin bulunması kadar mühimdir bu hadise.
Aynı yıllarda rakip firma Gibson ise daha geleneksel akustik kasalı blues gitarlar üretiyordu. Telecaster ve Strat’a rakip lazımdı. Gitarist ve buluş insanı Les Paul’u buldular. Ondan tasarım için bilgiler aldılar. Neticede ortaya çıkan gitarın adına Les Paul dendi ve Gibson Les Paul müzik dünyasını derinden etkiledi.
Led Zeppelin’den Jimmy Page “Stairway to Heaven”ı bu gitarla besteledi. Rock müzikte gitar kullanımını (kırmak da dahil her şekilde) başlatan adam Pete Townshend “My Generation”ı bu gitarla çaldı. Bob Marley “Sun is Shining” derken boynunda asılı duran gitar buydu. Lenny Kravitz “Rock’n Roll is Dead”i söylerken bu gitarı çalıyordu. Slash “Sweet Child O’Mine”ın solosunu bu gitarla attı. Randy Rhoads “Mr Crowley” yi, “Crazy Train” i bu gitarla çaldı. Bono “Sunday Bloody Sunday” derken The Edge Les Paul’un tellerine vuruyordu.
“Gitarist Les Paul 94 yaşında hayatını kaybetti” haberi gelince aklıma bu geldi. “Bir gitar dünyayı değiştirir” lafı ne kadar doğruymuş.


“Fazla ışık görgüsüzlük” tartışması
Geçenlerde Bodrum açıklarında demirlemiş motor yatları gösteren bir fotoğraf vardı gazetelerin birinde. Motor yatlarla yelkenliler arasında ezeli bir kamplaşma var. Yelkenli sevenler motor yatları görgüsüzlükle suçluyor; “İçkileri dökülecek diye endişelenmekten tekne kullanamaz onlar” diyorlar. Motor yatçılar da herhalde yelkenli muhabbetini çok avam ve ucuz buluyorlar. Bilemiyorum.
Ama tatilde fark ettiğim bir şey var. Motor yat ya da dev lüks yelkenli fark etmiyor. Belli bir noktadan sonra yatlar görgüsüzlük eseri olmaya çok müsait gerçekten. Pek çok koyda demirli bu tip teknelerin her yanından ışıklar fışkırıyor. Bulundukları yerde gecenin ve yıldızların sakin havasının içine ediyorlar. Özellikle teknelerin alt tarafından denizin içine mavi ışık vermek bir çeşit gelenek olmuş. Bunu pek çok yerde gördüm. Marmaris’te Netsel Marina’da ya da ıssız bir koyda olmanız fark etmiyor. Çok fena bir şey. Milyonlarca dolarlık yatınız var ama yine de görmemiş gibisiniz, Doğan görünümlü Şahin ya da Sarıyer minibüsü gibi dolaşıyorsunuz ortalıkta yanar döner, ışıl ışıl.
Mavi ışık Türk şehirciliğinde de moda oluyor galiba. Tatil dönüşü yol boyu pek çok yerde (mesela Manisa’da yeni tamamlanan kavşak ve geçitlerde), Balıkesir’de ve İstanbul’un çeşitli yerlerindeki kavşaklarda gece mavi ışık kullanımı var. Her geçit Boğaziçi Köprüsü olmaya mı özeniyor nedir...