Gidenlere sosyal medyasız veda

Hayata veda eden her müzisyenin, oyuncunun ardından “Şunu yaptı, bunu yaptı” diye yazıp çizdik, linkler paylaştık, mühim laflarını Facebook’a koyduk, hashtag yazdık. Ben onlara başka türlü veda etmek istiyorum

Şarkıcı Black’in hayatını kaybettiğine ilişkin haberi görmemle, “Artık bu yazıyı yazmalıyım” dedim. Herkeste bir “İnanmıyorum, o da mı!” tepkisi var. O kadar çok şarkıcı, müzisyen, oyuncu gitti ki son bir yılda, haklılar.

Her yitip giden sanatçı, şarkıcı, müzisyen, oyuncu, edebiyatçının arkasından onların eserlerini hatırladıkça hayatımız da gözümüzün önünde canlanıyor. Bana kalırsa bu tip insanların kaybıyla ister istemez bir çeşit zaman tüneline giriyoruz. Bilinçaltımızın kuytu bir köşesindeki tozlu bir rafın diplerine tıkışırdığımız anılarımız bir anda gün yüzüne çıkıyor. Her gidenin ardından “Şunu yaptı, bunu yaptı” diye yazıp çizdik hepimiz, linkler paylaştık, mühim laflarını bulup Facebook’a koyduk. Ben bu defa zat-ı muhteremlere kendi içimde bir yolculuğa çıkarak veda etmeye karar verdim. Siz de kendinizce benzerini yaparsınız belki.

-Lemmy(1945- 2015): Yazlıkta üst katta bir öğleden sonra mahmurluğu. 1985 yazı muhtemelen. Yatağın üzerinde bir sürü kaset, yerde siyah teybim. “Yngwie Malmsteen’s Rising Force”un yanında Metallica’nın “Ride The Lightning”ini hatırlıyorum (ikisi de dinlemekten ve sarmaktan aşınmış). Metallica’nın sonunda kalan yere Metin abi (Akmar Pasajı’nın önünde dururdu) “Ace of Spades”i kaydetmiş. Öğle sıcağında esen hafif bir rüzgar balkonun perdesini dışarı doğru çekiyor. Misafirler hâlâ gitmemiş, aşağıdan çatal bıçak sesleri geliyor ve ben “Ace of Spades”i dinlerken kumlu ayaklarımı yere silkeleyip annem görmesin diye alelacele yatağın altına iteliyorum.

-Black(1962-2016):Galleria yeni açılmış, yıl 1988. Ataköy’ün “outsiders” gençliği olarak tabii ki tam takım oradayız. Bir yandan Bach, Debussy, Chopin, Deep Purple, Led Zeppelin, Oğuz Atay, Fikret Kızılok, Bülent Ortaçgil, Dostoyevski, Kant, Epikür ne bulsak emiyoruz sünger gibi, öte yandan 18 yaşındayız, haytalık peşindeyiz. Derken bir haber: Black, Galleria’da imza günü yapıyormuş. “Wonderful Life”ı, “Everything Coming Up Roses”ı gizli gizli mırıldandığım günler. İlk kez bir ünlü ayağımıza gelmiş, merak içindeyim ama gitmiyorum çünkü metalciyim hâlâ. Böyle şeyler bize ters.

-Robert LoggIa(1930-2015):Pek kimse tanımaz, hatırlamaz herhalde. “Scarface”in Frank Lopez’idir kendisi. Beyaz takım elbiseli uyuşturucu baronu tiplemesi. İkinci sınıf televizyon filmlerinin, yan rollerin adamıdır. Ama tek bir tiplemeyi oynamaz. Pislik biri de olabilir, babacan biri de... Ben onu FBI ajanı Nick Mancuso olarak hatırlıyorum TRT’den. Pazartesi akşamları evde çay konur, haftanın dizisi sessizce izlenir. “Hedef” adlı bu dizinin orijinal adı “Favorite Son”. Başrollerde Harry Hamlin ve Linda Koslowski. Bu isimleri Google’lamak bile beni zamanda yolculuğa çıkardı. Bir de bizim Robert Loggia yani Nick Mancuso. Babacan FBI ajanı. Yıl 1988 ya da 1989 olmalı.

-DavId BowIe(1947-2016):Üniversite yılları. Aklım bas gitarımda. Soğuk kış günlerinde herkes işe gider, okula gider, biz üç-dört avare müzisyen Taksim Meydanı’nın azgın rüzgarından kaçıp Gümüşsuyu’nda bir arkadaşın öğrenci evine sığınır, Kabataş’a inen dik merdivene bakan camın önünde ancak “heyecanlı bir huzursuzluk” olarak tanımlayacağım bir hisle gelen geçene bakar, simit, çay ve “Ashes To Ashes” eşliğinde muhabbet eder, hayaller kurarız.

Gidenlere sosyal medyasız veda

Üniversite yıllarımda arkadaşlarla David Bowie’nin “Ashes To Ashes”i eşliğinde muhabbet edip hayaller kurardık.

-Scott WeIland(1967-2015):90’ların ortasında kış vakti bir arabaya atlayıp Anadolu yollarına düşen bir grubun içindeydim. Arka koltukta gelip geçen tabelalara bakar, saati unutur, acıkınca durup yemek yer, sıkılınca devam eder, uykumuz gelince bir kenara çekip uyurduk. Bir gözünü açmışsın Nevşehir, bir daha açtığında Isparta, Muğla, Antalya, Adana... Bir süre sonra her yer birbirine benzer. Tek yol, tek çaycı, tek lokanta. Arabada ezberlediğimiz bir karışık kaset vardı ve en çok “Interstate Love Song”u beklemekten hoşlanır, acaba bu defa çaldığında camda nasıl bir manzara olacak diye kendi kendime heyecanlanırdım.

-Leonard NImoy (1931-2015):Mister Spak’ı (Mr. Spock) kim bilmez. İnsanların duygularını anlamayan, her şeyi akıl ve bilimle açıklamaya girişen Spock’ı çok anlardım ben. İnsan ilişkilerini, duyguları ve insanlara yaptırdıklarını şaşkınlıkla karşılardı. İnsanın bu özelliği mutlak gerçekliği anlamasının önündeki en büyük engel gibiydi onun için. Gerçek hayatta değil ama “Uzay Yolu”nda bu durumu çok net anlıyordum. Ben Spock’ı, kulaklarını hatırladığımda Philips marka ahşap görünümlü ilk siyah-beyaz televizyonumuzu da hatırlıyorum. Hatırladığım en erken anımın televizyonun eve geldiği bu sahne olmasına (2-3 yaşlarındaydım) sevineyim mi üzüleyim mi bilemedim.

(Not: Daha veda edeceğim isim çok ama bütün vedalar bir yazıya sığmaz. İnşallah bu yıl başka veda yaşanmaz.)

DİĞER YENİ YAZILAR