İnternet temel insan hakkı mı?

Biz en son “filtreli-filtresiz”i tartışıyorduk ki araya Bülent Ersoy’un gazozları girdi. Bakın medeni dünya internete erişim hakkını temel insan hakları arasına alma yolundayken internetin babası lakaplı Google’ın başkan yardımcısı nasıl kafa karıştırdı? Az sonra...

Biliyorum şimdi “gündem ne, sen ne anlatıyorsun” diyeceksiniz. Günlük itiş kakışınızı bölmek istemem ama bazen insan kafayı kaldırıp büyük resmi görmek ihtiyacı duyuyor. Bir an için Bülent Ersoy’un gazozlarını ve diğer çok önemli ama bir gün sonra kimsenin hatırlamayacağı sıcak gelişmeleri bir kenara bırakalım, gelin şu işe bir göz atalım.
Google Başkan Yardımcısı Vinton Cerf internete girme hakkının temel insan hakları arasında sayılamayacağını açıkladı. Ona göre her teknolojik gelişme hak değil. İnternet de bir tür teknolojik gelişme. Mantık bu. Yani cep telefonu temel insan hakkı mı ki internet olsun diye düşünebiliriz. Peki gerçekten bu kadar basit mi?
Cerf fikrini şöyle diyerek savunmuş: İnsan hakkı, insanın hayatındaki daha temel ve vazgeçilmez şeylere odaklı olmalı. Onun hayatını anlamlı ve güzel kılan şeyler temel haklardan olmalı. İnternet böyle bir şey değil.
İnternetin babası olarak kabul edilen Cerf, 40 yıl önce bir bilgisayardan diğerine ilk mesajı yollayan ekibin de içindeymiş. Yani o diyorsa ben oturur düşünürüm.
Ama itiraf ediyorum, pek çok devletin internete erişimi temel hak ve özgürlüklerden kabul etmeye eğilimli olduğu bir atmosferde söylenen bu sözler beni şaşırttı. Bugün bu özgürlüğe sahip olamayan ülkelerin hak ihlali yaptığı savunuluyor. İnsanların haber alma ve örgütlenme haklarının bir parçası olarak görülüyor internet.
Arap Baharı belki de bunun en çarpıcı örneğiydi. İran, Çin gibi ülkelerdeki yasaklar sık sık gündeme geliyor (Türkiye mi? Yok canım)...
Birleşmiş Milletler insanların internete girmesini engellemenin uluslararası hukuka aykırı olduğunu beyan etti. İspanya, Fransa, Finlandiya gibi ülkeler bu kararı aldı bile (Ne, o “iblis” Fransa da mı?).
Benim merak ettiğim şu: İnternet temel hak olursa beleşe olma mecburiyeti de gelir diye mi acaba telaş ediyor Google Başkan Yardımcısı?
10 yıl önce internetin temel hak olacağı tartışması absürt kaçardı. Şimdi normal. Bakalım beş yıl içinde neler göreceğiz.
(Bence biz yine Bülent Ersoy’un gazozunu konuşuruz da dünyayı bilemem.)

PAZAR ALBÜMÜ

“Güher & Süher Pekinel ile Dünya Sahnelerinde Genç Yetenekler”

Bu albüm Onduline Avrasya A.Ş. sponsorluğunda gerçekleşen bir projenin ürünü. Türkiye’nin farklı konservatuarlarından seçilen yaşları 14-23 arasındaki dokuz gence burs veriliyor. Bu isimler dünya çapında bir kariyere kavuşmak için ünlü piyanistler Güher & Süher Pekinel’in desteğiyle çalışıyorlar. Eren Aydoğan, Dorukhan Doruk, Veriko Tchumburidze, Elvin Hoxha, Yunus Tuncalı, Kıvanç Tire, Yusuf Çelik, Ege Banaz ve Yağızcan Keskin, Rachmaninoff’dan Ravel’e,
sekiz eseri yorumlamış. Hem CD’si hem DVD’si
(12 Ekim 2011 Bilkent konseri). Daha iyi bir
pazar müziği düşünemiyorum bu hafta...

Tek uluslararası rock yıldızımız Orhan Pamuk

Nobel’i aldı mı? Evet. Kitaplara neredeyse bütün dillere çevriliyor mu? Evet. Ne dese uluslararası basın ilgileniyor mu? Evet. Parası var mı? Evet. Dünyanın her yerine gidiyor, her yerde konferanslar veriyor, konuşmalar yapıyor mu? Evet. Bizim Edirne’nin ötesinde adı bilinmeyen bütün popçuların sattığı albümden fazla kitap satmış mı dünya çapında? Evet. İster kabul edin ister etmeyin Orhan Pamuk memleketimizden çıkan tek uluslararası rock yıldızı. Basının özel hayatına ilgi göstermesi de, genç bir kız arkadaşı olması da, oğlu olduğu iddiasının ortaya atılması da beni şaşırtmıyor. Salman Rushdie model Padma Lakshmi ile evliydi. Sonra yine model olan Pia Glenn ile çıktı. Eserlerinden çok sevgilileriyle gündeme geldi. Fransız felsefeci yazar Bernard-Henry Levi yıllardır oyuncu ve şarkıcı Arielle Dombasle ile evli ve çift gayet medyatik. Alışsak iyi olur yani...

İTİRAF EDİYORUM

* Öforik yaşlılar beni tedirgin ediyor.
* Atatürk Havalimanı girişindeki dev Burhan Çaçan panosunun sırrını çözemiyorum (Cep numarası da yazılı panoda).
* “M.U.C.K.”un ilk bölümüne biraz baktım da, ben o topa hiç girmeyeyim, üzerim (Hani yaz yaz dediniz de o bakımdan).
* Hakan Şükür’ün partim ve Meclis isterse bırakırım sözü tam bir futbolcu açıklaması olmuş. “Hocam şans verirse” muhabbeti... Bir kere de kendin bir şeyi iradenle yap be adam...
* HBO’nun artık devam etmeyen “Flight of the Conchords” adlı dizisinin “Bowie” bölümünün hastasıyım. Tam da David Bowie’nin doğum gününde (yani bugün) bir izleyin derim Youtube’da...

Nne khaddar yarrattıcci!

Kaf:f, Eelence, Sess, Zilly Pera. Bunlar Türkçe pop mekanlarıymış. Şimdi herkes buralarda eğleniyormuş. Bir ara Buz diye bir yer vardı da herkes bunun adına inatla Buzz derdi. Herhalde normal isimli yere kimse gitmiyor. Ya da Türkçe pop müşterisi parayı bulup beyaz gömlek ve pide ayakkabılarla yüksek sehpa-barların etrafında bardağı 100 liraya votka içmeye başlayınca Türkçe isme tahammül edemiyor. Hayattah basharilar!

MASAÜSTÜNDEN NOTLAR

“Bana Dokunma” - Çağrı
“Emel Müftüoğlu’nun kızı” olarak anılan ama sanırım sadece Çağrı olarak anılmayı tercih eden Çağrı “Düşün biraz konuşmadan önce nerden geldiğimi bilmiyosun” diyor. Mini albümünü dinleyerek tanımaya çalıştım. “İstersen seni silebilirim” dedikten sonra sürekli “yaklaşma yanıma uzakta dur” dediğini fark ettim. Bir şarkı daha dinleyeyim dedim albüm bitti. İki şarkılık bir “single” bu. Double single, double espresso gibi bir şey. Neyse Çağrı’yı tanıyamadık ama şunu söyleyebiliriz. İki tane orta halli düzgün pop şarkısı var. Beni rahatsız etmedi.

“Ben” - Onur Mete
Bu kış iyi sakallı romantik yaptı. Etraf pardösülü-ceketli duygulu adamdan geçilmiyor. Onur Mete de bu kulvarda çalışmalarına başlamış olmalı ki masamın üzerinde albümü. Kapağında yanık sesli ve smokinli bir romantik olarak öyle oturduğuna bakmayın, albümün içinde bir mezarın başında ceketini sermiş perişan bir şekilde ağlıyor. Ve elbette bunu şakır şakır yağmur altında yapıyor çünkü başka türlü insan nasıl romantik serseri olabilir ki?
“Bin defa ölemem, ben senden gidiyorum” gibi insanın içine işleyen cümlelerde de derinden sarsılmıyorsanız; latin gitarlar, hüzünlü piyano arpejleri, “bende bu sevda olmasa”, “masmavi göğümüz bulutlu kaldı”, “taştan soğuk duvarlar içinde, zaten yüreğim dar içimde” falan da diyor Onur Mete. Ben bu albümde kesin güneş de doğuyordur diye düşünmeye başlamışken “Sen ilkbahar, ilk açan güneşim” dizesiyle karşılaştım. Ardından “Bende bir yürek var istesen de susturamazsın”ı görünce ağlamaya başlamışım.
Müzik sektörüne sesleniyorum. Bir yenilik olarak güneşli havalarda takılan, ağlayan, sarsılan, üzülen perişan olan romantik serseri konsepti üzerinde çalışırsanız geleceğe sağlam bir adım atmış olursunuz. O alanda büyük boşluk yaşanıyor.

“Derindekiler” - Kıraç
Kıraç’ı üç boyutlu görmek istiyor muyum? Emin değilim. Bu albüm üç boyutlu da... İçinde gözlüğü de hediye. Oyuncaklı albüm kapaklarını severim incelemeye giriştim. Tam ortada kitapçığın altında dekupe karton mumlar var. Mumların arasından çıkan Kıraç hisli bir şekilde başını arkaya atmış. Tepeden sonbahar yaprakları dökülüyor. Enteresan kafalar.

İki bölümden birinde
CD var. Üzerinde dinle yazıyor. Diğerinde DVD var. Dinle & İzle diye not düşülmüş. Altında
2 boyutlu, 3 boyutlu seçenekleri belirtilmiş. Albüme yolunuzu bulmak kolay yani. Peki onu bırak da
“üç boyutlu Kıraç keyfi nasıl?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Kıraç deriler giymiş, bileklikleri takmış, elini kolunu salarken yumruğu kafanıza değecekmiş gibi oluyor. Bu şekilde “Ağla”, “Sevgilim”, “Dönemem” gibi yoğun duygulu şarkılar dinliyor, izliyorsunuz, hisleniyorsunuz. İhtiyacınız buysa tatmin kesin. Üç boyutlu Kıraç bir Avatar değil ama... Onu söyleyeyim.

Ankara’yı da seviyorum çünkü...

* Etrafta pek tanıdık, bildik kimse olmuyor. Yeni yer, yeni mekanlar, yeni kafalar...
* İstanbul’un pavyon ışıklı köprüsü varsa Ankara’nın da pavyon ışıklı Atakule’si var. Başkentin ortasındaki tepede dev gibi fallik ve ışıklı bir kule, hele havai fişek gibi bir patlama efekti var ki aşağıdan yukarıya sormayın...
* “Karşı” kavramı yok. Her yer bizim taraf. Bir taksiye atla en uzak yer 15 dakika.
* Tunalı’nın girişindeki dev D&R’da dolanıp plaklara, CD’lere, kitaplara bakınmak hoşuma gidiyor.
* Bir İstanbullu olarak tamamen yabancısı olduğum bir şehirde bir iki tanıdıkla sokak sokak yürüyüp, bütün gece mahalle barlarını, her türden mekanı keşfedip, cümbür cemaat Sakarya’daki biracılara çökebiliyorum.
* Hiç hesapta yokken bir tavernaya gidip sabaha kadar göbek atabiliyorum. (bkz. yılbaşı gecesi). Diyeceksiniz ki İstanbul’da yok mu? Var ama yabancı şehirde olmanın heyecanı başka. Ankara böyle...