Madem burnumuzun dibinde ıssız bir ada var...

Madem burnumuzun dibinde ıssız bir ada var...


Yollara düşelim, 1950’lerde çekilmiş bir Türk filmine ışınlanmış gibi Gökçeada’ya şöyle bir uzanalım bakalım



-Gökçeada’da altınızda bir araba, bisiklet ya da motor falan yoksa tatilin anlamı yok. Adayı karış karış dolaşmadan hiçbir şey görmüş sayılmazsınız.
-Türkiye’nin en batı noktası var. Gittim. Gördüğüm şey bir duştu. Türkiye’nin en batısındaki duş. Göbekli bir adam yıkanıyordu. Batıda bir şey yok, ne varsa doğuda...
-Telefonunuz var diye rahat rahat takılmayın. Neredeyse hiç çekmiyor. Marka, şirket fark etmez; hepsi aynı derecede çekmiyor.
-Uğurlu plajı tarafına giderseniz dönüşünüzü günbatımına getirin. Yüzlerce yıllık zeytin ağaçları ve başıboş dolaşan keçi ve koyunların hüküm sürdüğü kekik kokulu, gökyüzü yıldız dolu “Yüzüklerin Efendisi” filminden çıkma bir sihirli ülke burası. Tarifi imkansız.
-Size (bana da olduğu gibi) bir sürü şey önerecekler. Şuraya git, şuraya gitme diye (Sevgili Banu Güven kulakların çınlıyor mu?). Ben gidin-gitmeyin diyecek kadar yetkin değilim, bir-iki öneride bulunmakla yetineyim.
-Zeytinli Köyü’nde Son Vapur isimli mekana gidin. Taş ev. Bahçesinde oturun. Bir daha da kalkmayın.
-Her köyde satılan sakız muhallebisi, dibek kahvesi gibi şeyler beni pek açmadı. Ama mekanlar, sokaklar, mahalleler gerçeküstü, film seti...
-Kaleköy’e giderseniz Yakamoz’a gidin. Çok güzel bir balık lokantası. Her şey leziz. Servis, sunum harika. Manzara eşsiz. Kazık da değil. Türkbükü’nde bir keriz lahmacunu fiyatına balıklı rakılı yemek yiyorsunuz.
-Tepeköy’de herkes Barba Yorgo’ya gitmenizi söyleyecek. Çok güzel bir yer. Yolu dik, dağın tepesi. Bir Antonioni filmindeymişçesine uzun sessizlikler eşliğinde, en sıcak ağustos gecesinde bile sırtınıza alacağınız bir hırka ve rüzgardan dağılan saçlarla oturacağınız bir yer. Aşağıdaki bağın mahsulü Barba Yorgo şarabı var karafla gelen. Bir de Eleni lokantası var. Gidemedim aklımda kaldı.
-En sevdiğim köy, hiçkimsenin git demediği Dereköy. Bir kahve, okey oynayan köylüler, Gollum adını taktığım bir köpek, çatlak duvarların arasından beni izleyen boncuk gözlü bir-iki köylü çocuk, yanından dev bir soba borusu çıkan bir kilise. Dereköy bu kadar.
- Güneyde Tuz Gölü’nün orada kilometrelerce uzanan kumsallar var. Herkes windsurf ve kiteboard yapıyor. Etraf ise yer yer lağım kokuyor. Herhalde pisliklerini bu güzelim doğaya boşaltmıyorlardır...
Sonuç: Korkacak bir şey yok. Burasının önümüzdeki 20-30 yıl içinde
bir Alaçatı olması imkansız. Olsa olsa daha güzeli olabilir.


Sizinki hangi tip sıkılma?


Teoman tipi sıkılma: Kariyerinize süper bir başlangıç yapıyor, sonra giderek her şeyin sizin için sıradan olduğunu fark ediyorsunuz. Film milm de kesmiyor. Toptan bırakıyorsunuz.
Kurt Cobain tipi sıkılma: İnsanlara sizin için önemli olan hikayeler anlatıp anlamalarını bekliyorsunuz. Milyonlarca hayranınız oluyor ama mesajınızdan çok kazağınızla, hırkanızla, ayakkabınızla ilgileniyorlar. Sonuç fena.
James Hetfield tipi sıkılma: Provadayken “ben sıkıldım” deyip çıkıyorsunuz. bir yıl sonra geri dönüyorsunuz.
Ozzy Osbourne tipi sıkılma: Yıllarca “karanlıklar prensi” olarak takılıp günün birinde aile babası olmaya karar veriyor, evinizin kapılarını bütün dünyaya açıp televizyon yıldızı oluyorsunuz. Sıkıntı hafifliyor.
Marlon Brando tipi sıkılma: Karayipler’de bir ada satın alıp kendinizi yeme içmeye veriyorsunuz. Para lazım olunca da Superman gibi filmlerde birkaç dakikalığına görünüp başrol oyuncusundan fazla kazanarak yeme içmeye devam.

Brett Anderson geliyor!


Bu sefer Suede ile değil tek başına. Tarihler 14-15 Ekim. Yer Şişhane’deki İKSV Salon. Solo albümü “Black Rainbows” o geldiğinde yeni piyasaya çıkmış olacak. Yani zamanlama da süper. Pazar pazar dinlemek içinse önerim bir hatırlatma albümü olacak. Anderson’ın 2007 tarihli ilk solo albümü Brett Anderson. Bir de zamanda yolculuk önerisi: Kahvaltının ardından demli bir çay koyun, albüm fonda dönerken Hafifmuzik.org’a girin, 2003’te grupla Londra’daki evlerinde yaptığım röportajı okuyun vaktiniz olursa...



Şu ara İstanbul’da yapılacak 5 şey

-Hafta içi iş çıkışı Kabataş’tan 18.30 vapuruna binip Burgazada’ya gitmek. Kalpazankaya’da yemek yedikten sonra 00.35’teki son motorla dönmek.
-Gece yarısından sonra arabayla Sultanahmet-Balat hattına takılmak.
Çay, kahve, tavla, muhabbet.
-Akşamları Koço’nun sahil tarafına oturup çekirdek çitleyerek yerli tatil yöresi atmosferi yakalamak.
-Pazar sabahı Emirgan’daki Sakıp Sabancı Müzesi’nin içindeki Changa’da sanki aşağıda Sütiş ve çevresinde bir sucuklu yumurta için kardeş kardeşi vurmuyormuşçasına Boğaz’a karşı serin serin kahvaltı etmek.
-Hafta içi sabahları bisikletle Caddebostan sahilinde gezip dönüşte D&R’da klimalı ortamda kitaplara dalmak.

İTİRAF EDİYORUM

-Şu aralar sergi açan bir fotoğrafçımızın çektiği rock’çı fotoğraflarına bakınca her zamanki gibi şunu düşündüm: Bu fotoğrafların bir anlamı olmalı (herhalde).
-Şu aralar karşılaştığım en “rock’n roll” şey Damar FM. “Jilet gibi radyo” sloganı, doğal kamyoncu kafası ve Damar 20 listesiyle alemde tek geçerim.
-Sertab’lı Turkcell reklamında “dört çeker” diyen yalaka adama fena kılım. Ayrıca da vapur kullanan biriyim, dört çekmiyor Sertab.
-Olivia Wilde’ın hayranıyım, fanıyım, kendisini beğenerek izliyorum. 16 Eylül’de vizyona girmesi beklenen “Cowboys & Aliens” isimli, eleştirmenlerin yerin dibine soktuğu son filmini de çok merak ediyorum. Kovboylar ve yaratıklar bir arada. Bana eğlenceli geldi...
-Faşizan baskı ve nefret kime yöneliyorsa biz doğal olarak onun yanındayız.
Hiç de savunmaya meraklı olmadığım halde söylemem lazım:
Hadise’yi rahat bırakın!