Sanat için neyinizi verirsiniz?

Sanat en sevdiğimiz laf. Ama sanat maalesef bizdeki gibi “ünlülerin yaptığı şey” değil. Hafta sonu Oslo’daki Ultima Festivali’nde gördüklerimden bahsedeyim biraz

Bir kere sanat öyle kolay kolay ayağınıza gelen, kapınızı çalan bir şey değil. Sanatı gidip Oslo’da da olsa bulacaksınız. Buldum. Sağolsun Norveç Konsolosluğu bu festivali görmem gerektiğini düşünmüş. Tavsiyelerine uydum, çok da memnunum.
Festival dediğimiz güneş tepedeyken yerli, güneş batınca yabancı grupların çaldığı açıkhava konserleri demek değil sadece. Ultima Festival 1991’den bu yana Oslo’da farklı mekanlarda düzenleniyor ve 20 gün devam ediyor. Bu bir çağdaş müzik festivali ama siz bunu daha geniş anlayın. Temelinde müzik olan bir çağdaş sanatlar festivali.
En fazla etkilendiğim konser, Mauricio Kagel’in “Exotica” isimli eseriydi. Arjantin asıllı Alman besteci Kagel bu eseri 1973 yılında bestelemiş. Temel fikir, Batılı olmayan müzik enstrümanlarının kullanıldığı bir müzik eseri yazmak. Bugün dünyaya hakim olan Batı armonisi de kullanılmayacak.

Başta bunlar bizimle dalga geçiyor dedirtiyor
Kagel’in müziği şaşırtıcı, şok edici, önceleri garip, gülünç, zor anlaşılan ama konser ilerledikçe kendi dünyasını yaratan bir müzik anlatısı.
Birtakım müzisyenlerin çığlıklar atarak garip boruları üflemesi, enteresan vurmalılar ve hatta kemençe gibi yaylı çalgılarla neredeyse kaotik bir ortam yaratması başta duvara çarpmak gibi. “Ya bunlar bizimle dalga geçiyor ya da biz toptan kafayı yedik” dedirten bir performans. Ama insan gözlerini kapadı mı kendini tarih öncesi bir ormanda, ilk insanların arasında bile hissedebiliyor.
Sanki ilkel çağlar yeniden canlandırılıyormuş gibi. İnsanı hakim müzik zevkine ve kalıplara yabancılaştıran, her şeyi baştan düşünmemizi sağlayan bir eser. Enteresan bir diğer eser Schumann Renewed adını taşıyor. Schumann’ın “Dichterliebe” isimli (A Poet’s Love) eserine yapılan bir yorum ve özgün bir canlandırma. Yani yorum demek aslında tam anlatmıyor, Schumann sevenler eminim buna hakaret diyecektir.

Hem soğan ayıklıyor hem piyano çalıyor
Bir piyanist, bir punk grubu, bir aşçı ve çırağı. Sahnenin önünde kıyma makinası, iki ölü tavşan, bir sürü soğan ve domates, köfte yapıyorlar. Adam hem soğan ayıklıyor hem Schumann’ın eserini söylüyor piyano eşliğinde. Çırak ise türlü aşırılıklar yapıyor. (Buna punk grubuyla şarkı söylemek, muhtelif komiklik denemeleri, seyirciye votka shot ve köfte servis etmek, önümdeki teyzelerin üzerine mürekkep atmak, salondan erken çıkmak isteyen seyircinin kafasında oyuncak şişe kırmak, penisine iple bağlı flütü çalıp dans etmek de dahil.)
Valla oyun bitince biz de bitmiş sayıldık. Hatta selamdan sonra tekrar gelen çırak “Şimdi bu elimde gördüğünüz muzu anüsüme sokacağım” deyince ben “hanım hadi kalk kalk kalk” diye kendimi dışarı zor attım. Salondaki homurtuyu duymalıydınız. Schumann’ı duyup klasik müzik dinlemeye gelen teyzeler ve amcalar büyük arıza çıkardı.
Sanırım selam sonrası performans, son seyirciyi de kaçırıncaya kadar devam etmiştir. O yumurtalarla kimbilir ne yaptı düşünmek dahi istemediğimden daha sonra kireç gibi suratlarla dışarı çıkanlara soramadım bile. Konuştuğum Kanadalı bir caz yapımcısı “Bu yaşıma geldim böyle rezalet görmedim, çaresiz kendimi votkaya vurdum” diye söyleniyordu. Kimi gülüyor, kimi kızgın ama herkes bunu konuşuyordu.

Sanatın bedelini hep beraber ödedik
O an anladım ki (işte burası bir şey öğrendiğim an) sanat için bedel ödemek lazım. Ama bilet almak değil. Ne bileyim sanat için neyinizi verirsiniz? Böbreğinizi? Kol saatinizi? Arabanızı? Zamanınızı? Ben hafta sonumu verdim. Önümdeki teyzeler temiz gömleklerini feda
etti. Kanadalı sarhoş oldu, erken kaçmaya çalışan seyirci kafasına şişeyi yedi. Sanatın bedelini hep beraber ödedik yani.
Bu yazdıklarımdan memnuniyetsiz olduğum falan çıkmasın. Aksine insanı düşündüren, konuşturan belki öfkelendiren ama tepki vermeye zorlayan, kafa açan şeyler lazım hayata. Yoksa tatlı bir uykuda her şeyin en doğrusunu bildiğimize emin bir şekilde yaşayıp gidiyoruz.

İTİRAF EDİYORUM

l Kadıköy’de Yeldeğirmeni bölgesi ve çevresindeki binaların duvarlarına resmedilen şahane sanat eserlerinin Kadıköy Belediyesi ve ÇEKÜL işbirliği ile hayata geçirilen Mural İstanbul isimli bir projenin parçası olduğunu yeni öğrendim. Bence bir pazarı sergi gezer gibi bu eserleri keşfe ayırmaya değer.
l Deniz Seki’nin yapımcısının “Seki’ye ulaşamadığımdan albümü kendim çıkarmaya karar verdim” açıklaması hafif tertip/reklam kokuyor. “Firardaki sanatçı”nın albümü
çok satacak mı bakalım.
l Oslo’daki National Theatret, yani ulusal tiyatro binasının 1829’dan beri orada olduğunu öğrenince içim sızladı. Bugün böyle bir kültür merkezi, böyle köklü bir binamız yok Türkiye’de. AKM konusunun da artık suyu çıktı, tavsadı. Çok yazık çok...

PAZAR ALBÜMÜ

“At Best Cuckold” Avi Buffalo

Fatih İstanbul’u aldığında 21, Bob Dylan “Times They Are A-Changing”i yayınladığında 23 yaşındaydı. Avigdor Zahner-Isenberg de 23 yaşında ve bu süreye grubu Avi Buffalo’yla iki şahane albüm sıkıştırmayı başardı. Yeni gelen eskiyi hiç aratmadı. Bazen büyük
işleri çok genç yapıyor insan.
Bu hafif sıkıntılı ve hayli kişisel şarkıları dinleyene dokunmayı başarıyor. Gitar kullanımı ayrıca takdire değer. Bu tarz müziklerde gitar solo dinlemeyeli hayli zaman oldu. Kulaklarımızın pası silindi. Ben Türkiye’de de yepyeni 20’li yaşlarda ozanlarımızın olmasını, böyle şahane sözler yazıp böyle güzel besteler yapmasını ve dünyaya dinletmelerini hayal ediyorum bir gün.