Tik Tok, Instagram, Twitter, Facebook...

Tik Tok, 1 milyar kullanıcıya en hızlı ulaşan sosyal medya uygulamasıymış. Geçen hafta dikkatimi çeken haberlerden biriydi. Instagram ve Tik Tok dışında şu anda kendini geliştiren ve büyüyen başka bir uygulama yok.

Twitter “yaşlı” insanların dırdır ettiği yer olarak tarihin tozlu sayfalarına gömülmek üzere. Yıllardır büyümesi durmuş bir demode uygulama görünümünde. Facebook performans grafiğinin en üstünde duruyor. Ama siyasi reklamlar, kişisel bilgilerin korunamaması, şu bu derken tadı kaçmış durumda. Daha ne kadar bu şekilde devam edebilir bilinmiyor. Yeni fikirlerin tehdidi altında olduğu kesin.

Tik Tok ve Instagram’ı karşılaştıran bir yazı okumuştum. Instagram’ın elit görünmeye çalışanların mekânı olduğunu, Tik Tok’un ise sıradan insanların bütün acayipliklerini utanıp sıkılmadan sergileyebildikleri bir alan olarak popülerleştiğini anlatıyordu.

Instagram’da herkes olmadığı bir şeylere özeniyor. Herkes sağlıklı, nezih, güzel, akıllı, zevkli. Herkes doğru, herkes iyi. Tabii ki böyle bir dünya yok. İyi de Tik Tok samimi, herkesin kendi gibi olduğu bir yer mi gerçekten?

Tik Tok’ta var olmak için sanki bir efor sarf edilmiyormuş izlenimi veren bu karşılaştırmaya bu açıdan katılmıyorum. Her iki platformda da sosyal medyanın değişmeyen altın kuralı geçerli. Ne kadar dikkat çekersen o kadar başarılısın. Nasıl çekersen çek. Yeter ki dikkat çek ve ünlü ol.

Bugün yeryüzünde 30 yaş altı herkesin hayatında bir ya da birden fazla düzenli sosyal medya tecrübesi var. Düzenli olarak bu uygulamaları kullanıyoruz. Ve bu uygulamaların kurallarına göre yaşıyoruz. Bu uygulamaların bize çizdiği yollardan giderek ünlü olmaya çalışıyoruz. Ya da birilerinin hayatını gözlemleyip dikizliyoruz. Twitter’da komik (!) olarak, ünlü isimlere laf sokarak, ayarcılıkla ve siyaseten doğruculukla ünlü olabiliyorsunuz. Linççilik de işe yarıyor.

Instagram’da bakımlı, güzel, akıllı, zeki, nezih ya da elit gibiymiş gibi yapmanız lazım. Tik Tok’ta da sıradanmış gibi davranmak size ün getirebiliyor sözde ama bu doğru değil. Bu kadar fazla anlamsız boş video çekerek sıradan olunacağına kimse beni inandıramaz. Tik Tok’ta ilgi çekmek için gerçekten ilgi çekmeniz lazım. İş bu noktada görüntüsü kaydedilmiş palyaçoluğa, soytarılığa doğru gidiyor.

Ivy League üniversitelerinde Tik Tok’ta ünlü olma takımları kurulduğunu okuduğum anda olaya farklı bir perspektiften bakmaya başladım. Bu da bir gerçek.

Türkiye’de, Tik Tok’taki acayip teyzeler, amcalar acayip davranışlarını olabilecek en acayip videolarla sergilediklerinde bu durumu çok samimi, bizden, içten bulanlar olduğunu biliyorum. Ben buna anlam veremiyorum. Ama zaten bu uygulamanın sizi götürdüğü yer bambaşka bir yer.

Sosyal medya uygulamalarının öcü olduğunu falan düşünmüyorum. Ben de kullanıyorum. Sadece dünyanın gittiği yeri anlamaya çalışan bir geleneksel medya mensubuyum ben.

Tik Tok’ı biraz kurcalayınca başka boyutlar olduğunu fark ettim. Mesela Warner, Parlophone gibi büyük müzik yapım firmalarının Tik Tok’a büyük yatırımlar yaptığını, yeni sanatçılarını Tik Tok kullanıcı profiline uygun isimlerden seçtiğini, bu alana özel ekipler kurduklarını öğrendim. Tıpkı bir zamanlar Youtube’un genç kuşak sanatçıların işine yaraması gibi şimdi de Tik Tok için bu söz konusu olabilir.

Mesela 23 yaşındaki rap’çi Ashnikko, Tik Tok’ta ünlenen, ardından Parlophone tarafından Tik Tok duyarlılıklarına uygun dinleyici segment’i için yatırım yapılan bir isimmiş. Onun gibi pek çok isim sırada.

Tik Tok bir süre önce karaoke uygulaması Musical.ly’yi satın almıştı. Şimdi bu uygulama üzerinden kullanıcıların ürettiği videolar yanında profesyonel müzik paylaşmaya da hazırlanıyor. Dolayısıyla, mevcut müzik dinleme deneyimini değiştirmeye ve mevcut aktörleri tedirgin etmeye başlıyor.

Geçen hafta bir yandan Tik Tok’ın başarısı konuşulurken, bir  yandan da Guardian’ın kâğıt baskısını devam ettirme kampanyasının başarıya ulaşma haberleri yer alıyordu. İkisi de aynı zaman diliminde olabiliyor. Gelecek sanıldığı gibi o kadar da önceden kestirilebilir bir yer değil. Bilimsel hesaplara rağmen insan faktörü her zaman sürprizlere gebe.