Bu yüzyılda böyle erkek... Çok zor...

Bu yüzyılda böyle erkek... Çok zor...


Büyüyünce film yönetmeni olmak istiyorum. Bunu biliyorsunuz, daha önce yazmıştım. Ama daha bitirmem gereken işlerim var. Sonra bir sinema okuluna gitmem gerekiyor. Sonra bir süre asistanlık... O arada da yeterince büyümüş olurum diye düşünüyorum!
Üstelik Alfred Hitchcock ile ortak bir noktam da var. Onun gibi ben de "soğuk sarışınları" seviyorum, filmlerimde onları oynatmayı planlıyorum. Bu ortak noktamızı, Attila Dorsay’ın "100 Yönetmen" kitabında okumuştum. Hitchcock şöyle diyordu: "Dışardan bakıldığında bir buz dağını andıran, muhafazakar görünümlü ama bir taksinin arka koltuğuna oturduğunda da insanın üzerine atılan ateş gibi sarışın kadınları severim..."

Filmlerinde hep Grace Kelly, Kim Novak, Doris Day gibi yıldızlara rol vermesi tesadüf değildi sizin anlayacağınız...
Şu anda bu ölçülere uyan iki adayım var, bakalım ilk filmimde hangisi oynayacak? Birisi Gwyneth Paltrow, ötekisi Meg Ryan...
Meg Ryan hayranlığım ilk "Sleepless in Seattle" filminde başlamıştı. Ve hala o filmdeki Meg’i arıyorum. Daha sonra çevirdiği birçok film, o filmin parodisi olmaktan ileri gidemedi... "Mesajınız Var" en fecisiydi, keşke seyretmeseydim diye düşünüyorum.

Yazının girişinden pek anlaşılmıyor ama aslında bugün Meg Ryan’ın sinemalarda gösterilen bir filminden söz etmek istiyordum. Meg’i düşünürken nerelere gelmişim, şimdi ben de şaşırdım..
Film bizde "Büyülü Çift" adıyla oynuyor. Orijinal adı "Kate & Leopold"... Hugh Jackman’in, filmi izleyen tüm kadınların kalbinde derin izler bıraktığına da eminim.
Film kolayca tahmin edebileceğiniz gibi yine bir aşk masalı... "Zamanöda oluşan bir yırtıktan yararlanarak günümüze gelen bir 19. yüzyıl İngiliz asilzadesi (Hugh Jackman - Leopold), Meg (Kate) ile karşılaşır. Günümüz erkekleri işten başka bir şey düşünmedikleri, kadın ruhunun inceliklerinden anlamadığı hatta anlamaya bile çalışmadıkları için Meg’in ilgisini kolayca çeker, sonra âşık olurlar ve sonra...sını elbette söylemeyeceğim, çünkü filmin sonunu anlatanlardan nefret ederim.
Filmi kalabalık bir kadın izleyici grubuyla birlikte seyrettim. Gözlerinden "Leopold neden gerçek hayatta yok?" dediklerini okuduğum bir grup kadın...
Sonra düşündüm, Leopold’ü bu kadar çekici kılan neydi? Yakışıklılığı mı? Hayır, bu tek başına durumu açıklamıyor çünkü sokaklar yakışıklı erkek dolu... Ve biliyorum ki yakışıklılık bir kadının dikkatini çekmek için belki yeterli olabilir ama kendine âşık etmek için asla! Zaten kadınlar sadece yakışıklı erkeklere âşık olsalardı bizler ne yapardık?
Leopold’ü çekici kılan şey her şeyden önce "ilginç" olmasıydı. Bilmediği, tanımadığı bir dünyada kendini bulan bir insanın her şeye mesafeli bakan "cool" duruşu...
Ama en önemlisi kadınlara ayıracak zamanının olmasıydı. Bunu bir yük olarak görmüyordu. "Toplantım var, maça gideceğim, televizyonda film var" gibi gerekçeler sözlüğünde yoktu... Kadının kendisine ihtiyacı olduğunu hissettiği her an yanındaydı ve bundan da hiç şikayetçi görünmüyordu.

Özenerek seçilmiş çiçekler, itinayla hazırlanmış sofralar, "sevdiğim kadın yiyecek" diye dikkatli bir hevesle pişirilen yemekler...
Leopold’ü günümüz erkeklerinden ayıran şey buydu: Sevdiği kadın için "zahmete girmek", bunun bir "zahmet" olduğunu aklına bile getirmemek... Kadınların küçük detaylara önem verdiğini iyice anlamak, küçük inceliklerle sıradan bir günü bir şölen havasında yaşamak... Fark buydu!
Biz 21’inci yüzyıl erkeklerinin yaratmakta hayli zorlandığı bir fark...