Demokrasi mi? O da ne?

Biz de böyle bir süreçten geçiyoruz.Bunun çok kolay olmayacağını en başından beri biliyorduk.Monarşiden Cumhuriyete, tek partili dönemden çok partili demokrasiye geçerken bunları yaşadık.. Askeri darbeler, idam edilen siyasetçiler, hapislere atılan aydınlar hiç eksik olmadı.. Demokrasi kolay ulaşılan bir şey değil. Bunu biliyoruz.. İnsanlık tarihi boyunca demokrasiye ulaşmak için ne sıkıntılar çekildiğini, ne canlar yandığını.. Şimdi demokrasimizi Avrupa Birliği standartlarına uydurmanın sıkıntısını çekiyoruz.Kafalarımızın içindeki bariyerleri bir türlü yıkamamış olmanın verdiği sıkıntılar bunlar..Başbakan bile kendisinin, "bir şiir okuduğu için" hapse düştüğünü kolayca unutabiliyor.Sadece onun için değil, tek tek biz sade vatandaşlar için de geçerli bir durum.Ve tek bir nedeni var: Demokrasi fikrini bir türlü içselleştirememiş olmamız! İçselleştiremedik Eğer demokrasi fikrini içselleştirmiş olabilseydik, pazar günü Beyazıt Meydanında "8 Mart Dünya Kadınlar Günü" nedeniyle toplantı yapanlar coplarla dövülmez, gözlerinin içine biber gazı sıkılmazdı.Yetkililer, gösterinin "izinsiz" olduğunu öne sürebilirler.Oysa hepimiz biliyoruz ki son gösteri, o meydanda yapılan "izinsiz ilk gösteri" de değildi.Yıllardır o meydanda her cuma namazı çıkışında yapılan gösterilerin hangisi izinliydi?Hangisinde polis cop kullanarak, gaz sıkarak kalabalığı dağıttı?Doğru olan tutum, pazar günü sergilenen "vahşet" değil, eski gösterilerde izlenen tutumdu.Kalabalığın etrafını polislerce çevirmek ve sakince dağılmalarını sağlamak için gösteri yapanların mutlaka şeriatçılar olması mı gerekiyor? Coplu darbe... Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan bir yazı dizisi, geçen gün mahkeme kararıyla durduruldu. Yazı dizisi Fethullah Gülenle ilgiliydi.Bir gazetede yayımlanan bir dizinin, henüz yayımlanmamış bölümlerinin "kişilik haklarını ihlal ettiği"ne nasıl karar verilebildi? Bunu hâlâ bilmiyoruz.Çok eski yılların "sansür" uygulamalarından bu son mahkeme kararını ayıran şey nedir?Normal bir demokraside böyle bir yazı dizisinin yayınının durdurulmasına karar verilemezdi.Dizi yazı yayımlanır, yasalara aykırılık gösteren bir durum varsa sorumluları için ancak bundan sonra bir işlem yapılabilirdi.O da sadece kişilik haklarıyla ilgili olarak ve kişisel bir başvuruyla, kişisel bir suç olarak kovuşturulabilirdi...Kaldı ki topluma mal olmuş kişilerle ilgili olarak yazılıp çizilenlerin eleştiri hakkının doğal sınırları içinde olduğunu gösteren birçok Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararı da ortada öylece duruyor... Sansürden farkı ne? RTÜK, Türkiyede sinemalarda gösterilen, Türkiyedeki festivallerde ödül de alan bir filmi oynattığı için Digitürke ait iki kanalı süresiz kapattı.Bu kararların alınabildiği bir ortamda "demokrasi"nin olduğundan ne kadar söz edebiliriz?Bir sinema eserinin Türkiyede hangi şartlar altında gösterime girebileceği, bu denetimin nasıl yapılacağı kanunlarda açık seçik yazılıyken, bütün bu süreçlerden geçmiş bir filmi oynatan kanalları kapatmak "sansür"cülükten başka nedir ki?Avrupa Birliği yolunda ilerleyen bir ülkede bütün bunların hâlâ gerçekleşebiliyor olması, üzerinde önemle durmamız gereken bir konu..1 Nisanda yürürlüğe girecek yeni Türk Ceza Kanununda basına yönelik ağır cezaların getirilmesinin Avrupada hangi sonuçları vereceğini hep birlikte göreceğiz.Bu yasaya dayanılarak verilecek sansür / ceza kararlarının tümü AİHMden mutlaka geri dönecek ama bu arada olan Türkiyenin Avrupa Birliği hayaline olacak. mehmet.yilmaz@milliyet.com.tr Olan, hayallere olacak