Gün eksilmesin penceremden...

Gün eksilmesin penceremden...


Dün sabah İstanbul’da müthiş bir "kış güneşi" vardı... Bir süredir güneş gözlüğü kullanmamaya çalışıyorum. Güneş ışıklarının gözbebeklerimden içeriye girmesini engellememek için...
Bir arkadaşım söylemişti bunu bana. "Güneş ışıklarının gözbebeklerinden içine doğru aktığını hissetmezsen mutlu olamazsın" demişti.
İlk gençlik yıllarımda "Blues Brothers" gibi dolaşırdım. Siyah camlı, kara kalın çerçeveli gözlüklerle... Bütün ortaokul ve lise hayatım böyle geçti... Üniversiteye girdiğimde almıştım ilk "beyaz" camlı gözlüklerimi. Ama yıllarca içerde - dışarda renkli camlı gözlüklerle dolaşan birisinin "göz kamaşmasından" etkilenmesini bir seferde önlemek mümkün olamıyor tabii... Onun için hep iki gözlüğüm oldu: Bir tane güneşte takmak için, bir de okulda, evde, işte, sinemada normal hayatımı sürdürmek için...
Dediğim gibi artık açık havada mümkün olduğu kadar güneş gözlüğü de kullanmamaya çalışıyorum.

Suya bata çıka...
Dün sabah evden çıkıp otomobilime doğru yürürken bembeyaz kırağı ile kaplanmış çimlerden yansıyan kış güneşinin soğuk ışıklarını içime çektim.
Geçenlerde okuduğum bir e-postada Kızılderililere ait ‘özlü sözler’den birini hatırladım:
"Sabah uyandığında, sabah güneşi için teşekkür et, sahip olduğun hayatın için... Hayatta olmanın sevinci için teşekkür et. Teşekkür etmek için bir neden bulamıyorsan, sorun sendedir..."
Bir de yine Kızılderililere atfedilen bir öykü hatırlıyorum... Oregon’daki bir krater gölünden söz eden bir öykü... Orada yaşayan Kızılderililer şuna inanırlarmış: Gölün suyu o kadar renkliymiş ki, dağ kuşları kış güneşinin altında, suya dalıp çıkınca tüylerinin gri renkleri masmavi oluyormuş. Ruhlarımız da arınmak ve mavinin simgelediği tüm güzelliklere yeniden sahip olabilmek için rüzgârın yol gösterdiği kuşları izleyerek, bu suya batıp çıkarak yenilenecekmiş.
"Nietzsche ilk hayatında Kızılderili miydi acaba?" diye düşünmüştüm bu öyküyü ilk duyduğumda...

Genç kızlar gibi...
Nietzsche insanların günlük hırs ve tutkularına kızıyor biliyorsunuz... Sahip olma isteğimizi, anlık hezeyanlarımızı, kıskançlıklarımızı sevmiyor... "İnsan gerçekte kirli bir ırmak gibidir" diyor. Erdemi ifade eden okyanuslara açılabilmeli ve o okyanuslara girip temizlenmelidir.
Sonra gazeteye geldiğimde DHA’nın geçtiği bir haberin fotoğraflarını izledim bilgisayar ekranında...
Datça’da "kış güneşi"ne aldanan badem ağaçları çiçek açmış... Bembeyaz çiçekler fışkırmış tomurcuklarından... Rahmetli babamın gençliğinde anneme yazdığı bir mektuptaki bir şiirinden iki üç satır kalmış aklımda: "Kısa etek, dar bluz giymiş / genç kızlar gibi / bahar!" Badem ağaçlarının çiçekleri, kısa etek ve dar bluz giymiş kabına sığamayan genç kızlar gibi göründüler gözüme...

Bizi de aldat, kandır bizi!
Kış güneşinin bademleri kandırdığı gibi bizleri de aldatmasını diledim içimden...
İçimize sakladığımız ve dışarı çıkmasın diye sıkı sıkıya koruduğumuz güzel şeyleri açığa çıkarmasını diledim.
Kış güneşinin altında krater gölüne dalan kuşları hatırladım...
Sabah güneşi için teşekkür etmeyi...
Kırağı kristallerinde parlayan güneş ışıklarının gözbebeklerimden girip içime akmasını..
Ne yaklaşan savaşı düşündüm, ne gazetelerde simsiyah harflerle basılmış bir sürü iç karartıcı olayı...
Puslu havaları bırakalım kurtlar sevsin... Biz kurt olmak zorunda değiliz... Bir badem ağacında bahar dalı olmak, bir krater gölünde yıkanıp ruhunun grilerinden arınan kuş olmak çok daha iyi...