Hükümet sorunu, rejim sorunu olabilir

Hükümet sorunu, rejim sorunu olabilir


Liderler zirvesinden çıkan bildirideki şu cümleyi iyi okumak gerekir diye düşünüyorum: "Koalisyonu oluşturan partiler, Avrupa Birliği konusunda yürütülecek çalışmaların 57. Hükümet’in geleceğini olumsuz etkilemesine kesinlikle izin vermeyeceklerdir."
Cümleyi "iyimser bir bakış" ile okumak mümkün. Böyle okursanız, Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli’nin çok yakın geçmişte söylediği "gerekirse hükümetten çekiliriz" sözünün gerekli uzlaşma sağlanabilirse artık geçerliliğini yitireceği anlamını çıkarabilirsiniz...
Zaten bildirinin bu cümleye bağlanan öteki satırları da AB için gerekli çalışmaların hızla sürdürüleceğini ve Meclis’in olağanüstü bir toplantıya çağrılarak gerekli yasaların çıkarılacağını vurguluyor.

Burada kritik nokta MHP’nin bundan sonra takınacağı tavır ile ilgili... Eğer MHP daha önce açıkladığı ve geri adım atmayacağını vurguladığı çekincelerinden vazgeçebilecekse sorun kalmayacak...
Bu çekincelerin neler olduğunu da biliyoruz: Abdullah Öcalan ile ilgili idam dosyası AİHM sonrasında Meclis’e getirilsin, idam ve Kürtçe öğretim - yayın ile ilgili konularda muhalefetle işbirliği yapılacaksa bu AB ile ilgili öteki sorunların çözümünde de bir alışkanlık haline getirilmesin...
Doğrusunu isterseniz ben "i yimserliğimi" korumak istiyorum.

Ancak bildirideki bu cümleyi "kötümser bir bakış" ile de okumak mümkün.
Bu bakışla okuduğumuzda "Avrupa Birliği’ne üyelik için yapılması gereken işler hükümetin bozulması sonucunu doğurabilir, böyle bir durumda tercihimiz AB değil, hükümetin devamıdır" sonucunu da çıkarabiliriz...
Eğer söz konusu cümle bu anlamı ifade etmek üzere metne konulduysa Türkiye’yi gerçekten zor günler bekliyor diye düşünüyorum.

"Zorlukların" ne anlama geldiğini 2003 yılında daha somut olarak göreceğiz. 2003 yılında iç ve dış borcu çevirebilmek için bugün olduğu gibi bir IMF yardımı da olmayacak.
Yeni dış kaynak sağlayabilmek bu tarihten sonra artık büyük ölçüde Avrupa Birliği ile üyelik müzakerelerinin başlaması ile mümkün. Geçmiş örneklerden yola çıkanlar, tam üyelik görüşmeleri için bir tarih tespit edilmesiyle birlikte Türkiye’ye önemli ölçüde bir yabancı sermaye girişi olacağını savunuyorlar.
Türkiye böyle bir yabancı sermaye girişi sağlayamazsa 2003 yılını iflas etmiş, iç ve dış borcunu ödeyemez hale gelmiş bir ülke olarak tamamlayacak.

Bunun nasıl ekonomik ve toplumsal sorunlara yol açacağını görmek için dönüp Arjantin’e bir göz atmak yeterli. Bugün hükümetin devamı için bu tehlikeli oyunu göze alanların, gelecek seçimlerde bırakın sandıktan çıkmayı, sandığa girebilecek hallerinin bile kalıp kalmayacağını hep birlikte göreceğiz.
Avrupa Birliği ile üyelik görüşmelerine başlayamazsak bir de Kıbrıs’ta çok daha büyümüş bir uluslararası siyasi soruna sahip olacağız.
Ağır bir ekonomik yük altında ezilen Türkiye’nin bu tür bir siyasi krizi nasıl yönetebileceği de ayrı bir konu...
Öyle görünüyor ki Türkiye, tam üyelik görüşmeleri için bir tarih alsa da almasa da Kıbrıs’ın Rum yönetimindeki bölümü tam üyelik yolunda geri döndürülemez bir ilerleme sağlayacak.

Bu durumda ne yapacağız? Başbakan’ın hemen aklına geldiği gibi Kıbrıs’ın kuzeyini ilhak mı edeceğiz? Tam üyelik süreciyle birlikte artık Avrupa Birliği sorunu haline gelecek Kıbrıs’ta neyimize güveniyoruz? Bu nedenle yüz yüze kalacağımız uluslararası siyasi baskının yanı sıra ekonomik yaptırımlarla da karşılaşırsak nasıl ayakta durabileceğiz?
Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum: Artık sorun hükümet sorunu değil, Türkiye’nin geleceğidir... Ve bu gelecekten sadece koalisyon partileri değil, Meclis’teki muhalefet partileri de sorumlu olacaklardır.. Bugünkü tutumlar sürdürülürse korkarım bugün hükümet sorunu zannettiğimiz şey, bir rejim sorunu haline de gelecek.