‘Kadınları anlamaya çalışan daralır; teslim olan kazanır!’

‘Kadınları anlamaya çalışan daralır; teslim olan kazanır!’


Bir süre önce yazdığım bir yazıyla ilgili olarak Refik Erduran’dan bir not aldım. Refik Bey biliyorsunuz sadece yetkin bir tiyatro ve köşe yazarı değil. Aynı zamanda kadınlar konusunda söz söylemeye biz "acemi çaylaklardan" çok daha "yetkili" bir büyüğümüz.
O da Hasan Cemal gibi "yazmak yerine yaşamayı tercih edenlerden"...

Bana yazdığı notta "Babanız yaşında olduğum için kadınlar konusunda öğüt vermem ukalalık sayılmaz" diyor ki gerçekten de sayılmaz...
Not şöyle: "Kadın erkek ilişkilerini mantıkla inceleyip, akılcı sonuçlara varmaya çalışıyorsunuz. Umutsuz çaba. Kadınlarla uyum sağlamanın tek gerçekçi yolu kavşaklarda mantık dışına kaymaya onlar kadar rıza göstermek, haklı çıkmaya boş verip onlarla yine onların duygu girdaplarında dans etmek, bir anlamda haspalara teslim olmaktır... Değer mi? Değer."
Buna verilebilecek ve geçerliliği tartışılamayacak bir yanıtım yok, doğrusunu isterseniz.
Bir keresinde Donatella da beni bu çabamın boş olduğu konusunda uyarmıştı: "Kadınları anlamaya çalışma, erkeklerin zekâsı buna yetmez" demişti.
Onun için bugün sizlere "kadınları anlamaya çalışmak yerine, onlarla hoşça vakit geçirmeyi" şiar edinen bazı arkadaşlarımın geliştirdikleri yöntemleri anlatayım, hep birlikte biraz gülelim.
Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okurken bir arkadaşım vardı. Kendisi şimdi ciddi bir bürokrat.
Bu arkadaşım küstürdüğü kızların gönlünü almak için acayip yöntemler geliştirmişti.

Bir okul arkadaşımızla çıkıyorlardı ve her zaman olduğu gibi çocuğun boş vermişliği kızı canından bezdirmiş ve onu terk etmişti.
Arkadaşım ertesi gün Maç Kahvesi’nde King oynarken birden ortadan yok oldu. On dakika sonra geldiğinde eli sarılmıştı... Bileğinden itibaren başlayan ve bütün elini kaplayan kocaman bir sargı! Sadece parmakları açıkta kalmıştı.
"Ne oldu" sorularımıza yanıt bile vermedi. Sonra kalkıp hep birlikte derse gittik. Akşam okuldan çıkarken arkadaşım yine sevgilisi ile kol kola dolmuş durağına doğru yürüyordu.
İşin aslını öğrenmeyi çok sonra başardık. Arkadaşımız terk edilince güya o kadar üzülmüştü ki, Cebeci’deki bir tek - tek meyhanesinde rakı kadehini avucunda sıktığını fark edememiş ve kırılan bardak avucunu paramparça etmişti! Bu "hayali kaza" kızın yüreğini yumuşatmış ve kararını değiştirmesini sağlamıştı.

Bir arkadaşımın da silahı çiçeklerdi. Beğendiği kızlara her gün deste deste "hüsnüyusuf, kasımpatı, papatya, anemon" gibi çiçekler yollardı. Bir deste, iki deste değil... Neredeyse bir on - onbeş desteden söz ediyorum. Her çiçek için de bir öykü uydururdu. Bu öykülü çiçekler gerçekten sonuç alıcıydı...

Bir keresinde ben de bunu denemiştim. Bir kız arkadaşımla gece treniyle İstanbul’a gelmiştim. O yıllarda Ankara’da böyle bir moda vardı. Gündüz İstanbul gezilir, sonra yine gece treniyle geri dönülürdü. Gündüz gezerken bilmediğim bir sebeple kız arkadaşım bana küstü. Ben de o sıralarda gezmekte olduğumuz Sarıyer’deki çiçekçilerden bir kucak dolusu leylak almıştım. Sonuç benim için de kız için de gerçek bir felaketti... Meğerse kızın çiçek alerjisi varmış, bütün gece hapşırıklar içinde Ankara’ya geri döndük. O son oldu, bir daha da kendisinden bir haber alamadım.
Kim bilir, günümü gün edip, "kadınların duygu girdaplarında birlikte yuvarlanmakötansa beni kadınları anlama çabasına yönelten şey belki de bu "travma"ydı.