Ne içimde, ne de büsbütün dışımda...

Ne içimde, ne de büsbütün dışımda...


     Bu yazıyı 43 bin "ayak" yükseklikte yazıyorum.. Normal ticari uçuşlarda asla çıkamayacağınız bir yükseklikte...
     Ve normal olmayan bir rotadayım..
     Yaklaşık 25 dakikadır buzulların üzerinden uçuyoruz. Lacivert bir denizin üzerinde milyonlarca beyaz cisim yüzüyor.. Karaya doğru yaklaştıkça boyutları büyüyor. Kara dediysem sadece sözün gelişi öyle demem gerektirdiği için.. Üzerinde olduğum "şey" bembeyaz.. Büyük bir buz.. "Atlas on the rocks" mı demeliyim?
     
     Sessizliğin sesini duyar mıyım?
     Uçsuz bucaksız bir beyazlık bu.. El değmemiş. Üzerinde canlı varlığını gösterecek hiçbir işaret yok. Nasıl bir sessizlik olduğunu hayal etmeye çalışıyorum orada, o buzun üzerinde.. Nasıl bir sessizlik? Ya da sessizliğin sesi? Dinleyebilir miyim, duyabilir miyim? Bilmiyorum. Nereden bileyim ki?
     Grönland'ın üzerindeyim.. (Buraya "Greenland" adını veren kim? Hayatında yeşil nedir, beyaz neye benzer hiç görmemiş birisi mi?)
     
     Uzak diyarlarda, evli barklı...
     Ufuk çizgisinin hemen önünde beyazlık yukarı doğru bir kavis çiziyor. Bunlar da Grönland'ın dağları olmalı.. Denizle aralarında bazı yerleri buz tuttuğu yukarıdan bile rahatlıkla anlaşılan göller ve nehirler var..
     En yakın yerleşim yerine uzaklığımız 750 kilometreden fazla.. İstanbul'dan Kayseri kadar neredeyse. Ve bu mesafe bile o sonsuz beyazlık içinde insanın gözüne küçücük görünüyor.
     Kulaklığımda Haris Aleksiyu çığlık çığlığa.. Bazılarının Türkçesini Sezen'in şarkılarından bildiğim, insanın içini dağlayan acıklı şarkılar söylüyor..
     İçinde bol bol "agapi mu"lar, "sagapo"lar geçen aşk şarkıları.. Kokina garifalo!
     Bazılarına eşlik ediyorum: Kim bilir, belki bir akşamüstü... Aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk.. Uzak diyarlarda, evli barklı..
     Haris Aleksiyu'nun sesi beni "hasta" ediyor. Olumlu anlamda.. Hani "hastayım bu sese" derler ya, onun gibi..
     
     Yalnız ve mutlu..
     Genizden, boğuk, yanık, sert kadın sesi.. Boş vermiş.. Kaderin her türlü cilvesini yaşamış bir ses.. Sadece benim ülkemin kadınlarının çıkarabileceği bir ses.. Bu çok normal, Haris de İzmirli çünkü..
     İnce belli, hayretten açılmış büyülü gözleriyle dünyaya bakan, neşeli, dalgacı İzmirli kızlar geliyor gözümün önüne.. Karşıyaka'dan mı, Alsancak'tan mı, Güzelyalı'dan mı? Ne bileyim, geliyor işte..
     Şu anda, gökyüzünün bu noktasında, buzların üzerinde, uçağın penceresinden giren sarı güneş ışığının altında, uçsuz bucaksız mavilikte yalnız ve mutluyum.
     
     Sorumluluktan kaçmak mı?
     Geçen gün okuduğum, ilginç ama piyasada satılmayan kitabı Ark'ta Erman Akyürek şöyle diyordu, not etmişim: "Yalnız yaşamak, saygısızca sorumluluktan kaçmaktır." Sorumluluklardan mı kaçıyorum şu anda? Evet, evet kaçıyorum işte, ne olmuş yani?
     Doktor Murat Tuzcu'nun tahlil raporlarıma bakıp, sıkı bir muayeneden sonra "stresten uzak dur" demesinin üzerinden daha iki gün bile geçmedi.
     Kanımda şu kadar lipid, bu kadar kolesterol, bilmem ne kadar başka garip isimli şeylerden var, yoksa "yaratık" mı demeliyim?
     Onlar içimde yaşamaya devam edecekler, bense dışımda yaşamaya devam edeceğim.
     Ne içimde, ne de büsbütün dışımda!..