Rüyalar ve ‘uyandıran’ gerçekler...

Rüyalar ve ‘uyandıran’ gerçekler...


Bir rüya gördüm. Ne anlama geldiğini bilmiyorum, çevremde rüya tabirleriyle tanınan herhangi bir kimse de yok.
Bir deniz kenarındaydım. Bir burnun ucunda. Sağ tarafımda beyaz köpüklü dev dalgalar kıyıyı dövüyordu. Havaya dağılan milyonlarca su zerreciğinden bazılarının yüzüme çarptığını hissediyordum. Yumuşak, tuzlu dokunuşlar...

Saçım rüzgârdan dağılmıştı, hatırlıyorum.
Sol tarafımda uzanan muazzam mavilikte ise tek bir kıpırtı bile yoktu. Güneşin insanın gözünü kamaştıran ışıkları altında tek tük balık pırıltıları seçiliyordu denizin içinde...
Bir tablonun içindeydim sanki... Gustav Klimt’in bir tablosu... "Yaşam ve Ölüm" adını taşıyor...
Bir tarafta "ölüm" var, kuru bir kafa, üzerinde haç motifleri bulunan bir giysi üzerinden dökülüyor.
Öteki tarafta "yaşam"... Kadınların saçlarından çiçekler fışkırıyor, kucaklarında bebekleri... Hepsinin gözleri kapalı ama... Uyuyorlar mı, yoksa gerçekte onlar da mutluluktan ölmüşler mi, ayırdına varmak kolay değil... Yüzlerinde bir tebessüm donmuş kalmış... Ressam, yaşam ile ölümün her ne kadar birbirinden uzak da dursalar, bir bakıma iç içe olduklarını da anlatmaya çalışıyor sanki...
Bir erkek, yüzü görünmeyen bir kadına sarılmış... Acı içinde bir sarılış mı bu, teselli amacını mı taşıyor, yoksa koruma içgüdüsüyle mi yapılmış bir hareket? Kim bilir, belki de sevişiyorlar, onu da çıkarmak o kadar kolay değil...
O burundaki kayalıklardan birinin üzerinde neden bulunduğumu çıkaramıyorum. Rüyalar böyledir, zaten... Neden orada olduğunuzu, ne yaptığınızı asla net olarak bilemezsiniz, sadece hissedilebilir...

Galiba, görünmeyen bir yerlerde bir şey olmalı... Belki bir otel, belki bir lokanta ya da kır kahvesi... Sanki orada bulunmamın sebebi bu diye düşünüyorum.
Yanımda yüzü olmayan bir kadın var. Gerçeküstü resimlerdeki gibi... Kadınla ilgili her detayın farkındayım; narin omuzlarının, incelikten kırılacakmış hissi veren beyaz bileklerinin, gergin ama hafifçe çıkık duran karnının ve biraz büyükçe olduğunu düşündüğüm kalçalarının... Ama kadının yüzü yok... Daha doğrusu yüzü var da Magritte’in resimlerindeki gibi bir fularla tamamen sarılmış, bir şey görünmüyor.
Kadını tanıdığımı da hissediyorum, ama emin olamıyorum bir türlü... Kimdir, burada ne işi var, neden yüzünü bir fularla sarmış, nasıl nefes alabiliyor bu kılıkta? Elimi uzatıyorum, fuları çekip çıkarmak amacım...

Ve tam o anda: Samba! Cep telefonum bir süredir "samba" çalıyor. Milliyet’in "gece sekreteri" Hikmet’in sesiyle gerçek dünyaya dönüyorum, IMF Başkanı açıklamalar yapmış, hangi sayfaya koyalım, nasıl koyalım?
Sabah rüyamı herkese anlatmayı düşünerek yeniden yatıyorum, rüyanın devamının da geleceğini umarak... Ama ne rüya geliyor, ne de günlük telaş içinde rüyamı anlatacak fırsat bulabiliyorum.

Derken maç başlıyor... Bir başka rüyanın içindeyim sanki. Daha onlarca yıl kırılamayacak rekor sürede atılan harika bir gol, maçın sonu... İki takımın oyuncuları Hakan Şükür’ün itelemesiyle el ele tutuşup tribünlere koşuyorlar... On binlerce Koreli, yüzlerce Türk ellerinde birbirlerinin bayraklarıyla sevinç içinde havaya zıplıyorlar... Tam o anda bu rüyadan da uyanıyorum. Kapalı tribünlerden birinin ikinci kat balkonunda dev bir pankart asılmış. Rüyadan uyandıran bu kez bu pankart oluyor...
Üzerinde "Wir haben noch hunger!" yazılı... Hasan Cemal’e soruyorum, ne anlama geldiğini... "Hâlâ açız" diyor kırık bir sesle, belli ki o da aynı rüyadan uyanmış benim gibi...