Cepheleşmeye hayır

Eklenme Tarihi22.08.2015 - 2:30-Güncellenme Tarihi21.08.2015 - 22:55
Şiddet ortamı öyle bir tahakküm kuruyor ki barış demek, barışta ısrarcı olmak bile “taraf” olmakla özdeştiriliyor. 
“Barış”ı en çok Kürtlerin, solcuların, aktivistlerin telaffuz etmesi, siyaseten en çok HDP’nin barış söylemine sahip çıkması yetmiyor. 
Hatta cepheleşmenin bir parçası hale getiriliyorlar. 
Benzer şekilde, son dönemde Güneydoğu ve Doğu’daki hak ihlallerine, orman yakmalara, sivil ölümlere ses çıkartmayan, hatta tüm bunların barış sürecinin bir sonucu olduğuna inanan milliyetçi/laik kesim, Erdoğan devletiyle “aynı cephede” olmakla suçlanıyor.
Tam halkların arasında önyargılar kırılıyor, Türkiye barışa hazır, geçmişin acıları ve hatalarıyla yüzleşebiliriz, denirken savaş oyununun her şeyin üzerinden silindir gibi geçmesini seyretmek, ne kadar acı... 
Oysa Yugoslavya ve yanı başımızdaki Suriye örneği dururken hangi akıl, hangi duygu durumu, kendi topraklarında benzerini yaşamaya heves edebilir?
Arada kalan yine halk
Bu çirkin savaş oyununun tek oyuncusu yok... Askeri operasyonlar, dağları bombalayarak ve Güneydoğu’da ilçelerin iletişimini kesip ablukaya alarak sürüyor. Siviller, 90’larda olduğu gibi ya canından oluyor ya da göç etmek zorunda kalıyor. 
Suriye sınırında IŞİD’le savaşan YPG’lilerin cenazeleri bu “strateji”nin bir parçası olarak bekletiliyor, ailelerine teslim edilmiyor. “Ele geçirilen” PKK’lıların cansız bedenleri zaman zaman teşhir ediliyor.
Öfke ve isyan katlanarak büyürken PKK boş durmuyor. Suruç sonrası iki polisin yatağında infaz edilmesini önce üstlenip neden sonra reddettiği halde, gençlik örgütlerini şehirlerde isyana teşvik ediyor. 
Üzerine son derecede zamansız ve gereksiz “özerklik” ilanları gelince arada kalan, yine Kürt halkı oluyor. 
Çoğu zorunlu askerlik yapan kimi Kürt ama hepsi fakir aile çocuğu olan gencecik insanlarla dolu aracı havaya patlatmak mı “öz savunma”? 
AKP’nin seçim hesapları ve neler yapabileceği aşikârken neden bu oyunun bir parçası haline geliniyor? 
Barış ama nasıl?
Asker cenazelerinde dahi “Başkaları ölmesin, bu acı daha fazla yaşanmasın, kardeş kardeşi öldürmesin” sesleri artık daha güçlü çıkarken savaşanların ajandasında “kana kan, intikam” var.
Herkesi bu cepheleşmenin bir parçası olmaya zorlayan, kendini dayatan bu cinnet haline teslim olmak, yolun sonu.
Hâlâ öğrenmedik mi? Ülkenin kaosa sürüklenmesi, savaş efendilerinin haricinde kimseye kazandırmaz, kazandırmayacak. 
Her şeyden evvel ve defalarca, bu savaşın tarafı veya cephesi olunmayacağını, savaşta asıl kaybedenin halk olduğunu, daha güçlü bir sesle, yılmadan, korkmadan söylemek lazım.
Barış çağrıları ve eylemleri, ideolojilerin vesayetinde kaldığı sürece etkisi kısıtlı kalacak. Savaşı durdurmanın yolu, savaşmak veya cepheleşmek olamaz. Ancak şiddetten ve taraflılıktan uzak, daha geniş katılımla “barış” denebilirse bu ses yankı bulur.