Toplu fotoğraf...

Eklenme Tarihi21.02.2019 - 8:15-Güncellenme Tarihi21.02.2019 - 8:15

Toplum, durağan bir yapı değil... Zaman içinde dış baskıların ve hayat koşullarının etkisiyle sürekli değişim gösteriyor. Prof. Ersin Kalaycıoğlu toplumun güncel bir analizini yapıyor... “Türkiye’de güçlü bir kent yoksulu, Marksist sosyologların deyimiyle lümpen - proleter bir sınıf siyasete ağırlığını koyuyor.  Burada kritik olan şu; seçmen temsilcisinden ne talep edecek; özgürlük, hukuka saygı, temiz siyaset mi? Yoksa iş, kendisinin veya yakınlarının kayrılması, hiç katkı vermeden bazı kamusal yararlar mı?  Orta sınıfın talebi özgürlük, haklar ve hukuk devletidir. Oysa istihdam dışı kent yoksullarının hukukun kendilerine yaradığını düşündüklerini gösteren bir kanıt yok... Çünkü içinde yaşadıkları ortam hukukun içinde değil zaten.

Yaşadığı ortamda hukuka uymanın maliyeti de oldukça fazla. Gecekonduda oturan, kayıt dışı ekonomide çalışan, elektrik, su, vb. hizmetleri ödeme gücü olmadığı için bunları bedava temin etmeye çalışan geniş kitlelerden söz ediyoruz. Bu tür bir yaşantının hukuk devleti, adalet ve hukuk kurallarına uygun işleyen bir imar, trafik, enerji, vb. yasası talep etmek gibi bir lüksü olabilir mi?”

Soru: Hukuk talep etmeyen, kendine hukuk dışında yaşam alanı bulan kitlenin çoğunlukta olduğu bir toplumda demokrasi sürdürülebilir mi?

TARİHTEN YAPRAK...

Tarihçi Salahi Sonyel, “Kıskaç Altında” adlı kitabında 1933 yılına ilişkin şunları yazıyor (s. 175): “Ankara’daki İngiliz Maslahatgüzarı James Morgan 28 Ekim’de Dışişleri Bakanı Simon’a şu yazıyı göndermişti: ‘Son iki ay içinde Yunanistan, Yugoslavya, Romanya, Macaristan ve Sovyet Rusya önderleri hükümetin konukları olarak ayrı ayrı Türkiye’ye gelmişlerdir. Ankara önemli bir siyasi merkez haline gelmiştir. Komşu devletler Türkiye’ye kur yapıyor ve bu ülke onlara öğütler veriyor. Aralarındaki ayrılıkları gidermeye çalışıyor. Türkiye’nin Yakın Doğu’nun önderi durumuna gelmiş olduğu söylenebilir. Bu devlet Balkanlar’da saygınlık sağlamıştır, Arap ülkelerinde ise ona hayranlık vardır...”

Türkiye bu saygınlığı nasıl sağlamıştı? Sürekli barış atakları yaparak... Yurtta sulh cihanda sulh ilkesini özenle uygulayarak...

DSP

CHP’de aradığını bulamayıp DSP’ye geçenler şöyle eleştiriliyor:

- DSP tek bir belediye başkanlığı kazanamayacak ama CHP’ye birçok belediyeyi kaybettirecektir. DSP ve oraya geçenler iktidar partisine çalışmaktadır...

DSP’ye geçenlerin savunması ise şöyle:

- CHP Genel Merkezi liyakate dayalı tercihler yapmadı, bizi başka arayışlara mecbur bıraktı...

CHP’lilerin görüşü mü?

- Hakkı yendiğini düşünenler parti içindeki muhaliflere katılabilirdi, DSP’ye geçmeleri gerekmezdi...

CHP içinde “Yeniden CHP” adı altında oluşan muhalefet hareketinin son dönemde hayli taraftar topladığı verilen haberler arasında...

NOT

Dış politikada bir hatırlatma:

Malumunuz... Dünyada yalnız kalan Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu destekleyen birkaç ülkeden biri Türkiye idi. Onur Öymen böyle karşılıksız destekleri eleştiriyor:

- Maduro’nun Meclis Başkanı olduğu 2005 yılında Venezuela Parlamentosu Ermeni soykırımını kuvvetle destekleyen bir karar aldı. Kararda “Türkiye soykırımı kabul etmezse Avrupa Birliği’ne üye yapılmamalıdır” bile dediler. Desteğimize karşılık olarak en azından bu kararın geriye alınmasını isteyebilirdik...

KADIN

Kanuni döneminde Avusturya’nın Osmanlı Büyükelçisi olarak görev yapan Baron De Busbeck, bir mektubunda diyor ki:

“Türkler en ufak güzelliğe ve gençliğe sahip bir kadına erkeklerin tahrik olmadan bakabildiğine inanmazlar.”

Ortadoğu kültüründe estetik, sevgi, aşk, kişiliğe ve zekâya saygı gibi değerler pek yoktur. Sadece cinsellik vardır.

Bunun ardından ne geleceği bellidir... Kadını sahiplenmek, özgürlüğünü yok etmek, tapusunu çıkarmak, eve hapsetmek... Eğer kadına yine hâkim olunamazsa bıçağa, tabancaya sarılmak, vs...

Atatürk ve Cumhuriyet bu yanlış eğilimi değiştirmeye çalıştı. Ama kolay mı?