LAF ATMAYAN ERKEKLERİN ÜLKESİNDEN KORKUN

23 Kasım 2009

Erkeklerin yolda yürürken yüzünüze bakmadığı veya kalçanızı ellemediği ülkelerden çekinmek lazım. Örneğin İtalya’da İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden kısa bir dönemin dışında artık erkekler kadınlara fazla bakmıyor; caddede güzel sözler söyleyip laf attıkları zaman da bunu zevk aldıkları için değil de alışkanlıktan dolayı yapıyorlar.
Birkaç haftadır Buenos Aires’teyim ve burada geçirdiğim her gün bana şehrin muhteşemliğini bir kez daha ispatlıyor. Burada erkekler size sadece bakmakla kalmayıp yabancı birisinden daha önce hiç duymadığım çok güzel sözler söylüyorlar. Yürürken ıslık çalınması kaçınılmaz bir kural, kalçanızın sık sık hafifçe ellenmesi de çok eğlenceli.
Arjantinli erkekler hasta ruhlu değiller; seks ve cinsel arzuyla ilgili her şey hemen ve içten bir şekilde oyuna dönüşüyor; erkek ve kadının yolda yürürken dans edip sonra kendi yollarına devam etmeleri gibi bir şey bu.

KOLEKSİYON YAPAR GİBİ İLİŞKİ
Buenos Aires sonsuz cinsel fırsatlarla dolu bir şehir: İtalya’da üçlü seks yapanların bu kadar rahat birlikte dolaşması ya da kadınların moda olduğu için değil gerçekten hoşlandıkları için birbirlerini öpmeleri çok nadirdir. Burada çiftler çok daha açık ve anlayışlılar; batı dünyasını salgın gibi sarmış olan, mekanların bu iş için ayrılmış özel odaları gibi kasvetli yerlerden uzak duruyorlar. Bu muhteşem şehirde birisini arzulamak doğal olarak kabul ediliyor ve bu arzunun kapalı kapılar ardına gizlenmesi onlara çok uzak bir kavram. Bayağılık bastırılmayla el ele gider ve arzularını bastırmış kişiler utançtan kaçmak için saldırganlaşırlar. Burada durum çok farklı; kimse haddini aşmıyor, buna yeltenmiyor bile (haddini aşmak ne kadar kötü bir ifade); dolayısıyla seks arzunun doğal ve gerekli bir sonucu, arzu ise insan mutluluğunun ve aldığı zevkin kaçınılmaz nesnesi olarak görülüyor.
Bu özgürlüğün önüne gelenle yatmakla bir alakası yok ve açıkçası Buenos Aires’te yaşayanlar rastgele cinsel ilişki kuran değil, liberal olan kişiler. Roma’daki gibi liberal değil tabii; bir süredir Roma’da insanlar cinsel özgürlükle yatağa atabildikleri kişi sayısını birbiriyle karıştırıyor, koleksiyon yapar gibiler: Ne kadar çok sevişirsen o kadar liberalsin. Bu ancak uzun bir süre seks yapmadan da durabilirsen söylenebilecek bir şey. Fakat ne zaman seks bir zorunluluk haline geliyor, o zaman seks yapma dürtüsünün kokain, eroin ya da bilmem neyle kafayı bulma dürtüsünden pek farkı kalmıyor.
Biliyorum ki söylüyorum.

Yazının devamı...

BUENOS AiRES’TEKi ‘AY’IN?LANETİ

15 Kasım 2009

Roma’dan ayrılıp, Buenos Aires’e gittim. Sebebi de, nedense hep çatışma içinde olduğum Ay’a doğru gitme fikriydi. Beni son derece duygusal kılan, ayrıca nevrotikleştiren, beni hep talihsizliklere ve yanılsamalara sürükleyen o Ay’a.
Ben uçmaktan korkarım. Çok korkarım. Uçak Roma’dan havalandığında iyiydim aslında, uçma fobimin nihayet yok olduğunu umacak kadar hem de. Dokuz saatlik uçuş boyunca her şey yolunda gitti; uçak hızla Ay’ın yengeç burcunu etkilediği o noktaya yaklaşmaya başlayıncaya kadar. İşte o zaman panikledim. Kazağımı çekiştirerek kafamı örttüm ve nişanlımın kolunu parmaklarımla sıkıca kavrayarak tırnaklarımı geçirdim; son derece kuvvetli ve yoğun bir şekilde ölüm hissine kapılmıştım. Sanki o zamana dek kaçabildiğim bir felaket üstüme çökmüş gibiydi. Yere indiğimiz andan bugüne kadar da sürekli bir endişe ve yoğun tedirginlik içinde yaşıyorum. Nişanlıma tüm bunların suçunun Ay olduğunu söylediğim zaman, yıldızlardaki gerçek kulağa mazeret gibi geliyor.

YIKILMAZ BİR DUVAR ARIYORUM
Buenos Aires çok güzel ve romantik bir şehir, son derece sanatsal ve baştan çıkarıcı; fakat kötü konumdaki bu Ay birçok şeyi mahvediyor. İyi uyuyamıyorum, ellerim ve bacaklarımda akan tuhaf bir dürtüyle sevişiyorum, erkeğimin derin lacivert gözlerine baktığımda ise aklıma gelen kötü düşünceler kafamı karıştırıyor.
Aylardır bu seyahati planlıyorduk. Ayın sonuna kadar buradayız. Fakat eğer bu Ay konumunu bir an önce değiştirmezse mutluluğumuz çok kısa sürecek. Kesin olarak söyleyebilirim ki, hiçbir zaman Ay’ın etkisini bugünlerdeki kadar yoğun hissetmedim ve belki de hiç yaşamadığım bir şey olduğu için, sinirlerimin sağduyu ve hoşgörümün tamamen önüne geçtiği çok az anımı hatırlıyorum. Ağlama isteğim gözyaşlarımı tutma dürtüme baskın çıkıyor ve kendimi ekmek kırıntılarından oluşmuş gibi zayıf hissettiğim için daha sadece birkaç gün önce kendimi nasıl zırhını kuşanmış yenilmez bir savaşçı, yardımsever Ay’ın cesaret verdiği bir Artemis gibi hissettiğimi hatırlamakta zorlanıyorum.
Sırtımı dayayacağım yıkılmaz bir duvar arıyorum veya telaşlı gözlerle etrafa bakarken hırsla gülümsüyorum; aradığımı hiç bulamamaktan korkuyorum ve elimdeki hiçbir şey ihtiyaçlarımı karşılamıyor. Yardım istemek kendi kırılganlığımı kabul etmek demek ve bu şartlarda bunu yapmak gerçekten çok zor.
Şu anda otel odasında Leonard Cohen’in ‘I’m Your Man’ini dinlerken her şey biraz iyiye gidiyor gibi geliyor.

Yazının devamı...