Ameliyat stresi mi, bekleme stresi mi?

Ameliyat stresi mi, bekleme stresi mi?

Meral TAMER

Beklemek her zaman sinir bozucudur. Ameliyata girmek üzere olan bir hastayı bekletmek ise gerçek bir işkence sayılabilir.
Toyotasa'nın müşteri hizmetleri uzmanlarından Sevim Yazıcıoğlu, bir göz operasyonu öncesinde hem muayenede, hem de ameliyat için gönderildiği Lazerex'te operatör doktor Sinan Göker tarafından saatlerce bekletildiğinden yakınıyor. Lazerle gerçekleştirilen miyop ameliyatının nasıl kabusa dönüştüğünü ise şöyle anlatıyor:
"5 aralıkta 13:00 için randevu almıştım. 1.5 saat bekletildikten sonra 14:30'da muayeneye alındım. Ameliyatın saat 16:00'da, muayenehanenin yakınındaki Lazerex'te yapılacağı söylendi. Lazerex'te de 2.5 saat kadar beklemek zorunda kalınca artık iyice sabrım taştığı için tepkimi dile getirdim.
Görevliler, bir TV kanalından çekim ekibinin röpörtaj için gelmesinden dolayı doktor beyin randevularında bir aksama olduğunu söylediler. Nihayet 3 saat 45 dakika bekletilmenin ardından saat 19:45'te ameliyata alındım. Doktor bey hastaları bekletmesi çok normal birşeymiş gibi bir özür dahi dilemeden ameliyatı başarıyla tamamladı.
Doktor bey için yaptığı işlem, deneyiminden ve başarısından dolayı oldukça sıradan bir işlem olabilir. Ancak bir insanın en önemli duyularından biri olan gözü üzerinde yapılacak olan bir operasyon ne denli risksiz de olsa, o insana bir takım stresler yükler.
Sinan beyin konusunun ehli, başarılı bir doktor olduğundan en ufak bir şüphe duymuyorum. Gözümle ilgili şu anda en ufak bir sorunum yok. Türkiye'ye getirmiş olduğu hizmetin güzelliği ise tartışılmaz.
Ancak işinin ehli olmak, insanlara saygısızlığı da beraberinde getirmemeli. Benim bu konuda anlayış gösterebileceğim tek açıklama, doktor beyin hayati tehlike arzeden bir hastaya müdahale etme zorunluluğu nedeniyle hastalarını bekletmesi olabilirdi. Bunun dışında hiçbir sebep, yapılan saygısızlığı haklı göstermez.
Ameliyat sonrası herşeyin yolunda gitmesinden kaynaklanan bir rehavete düşmek üzereyken, operasyondan 4 gün sonra kontrol olmak üzere muayenehaneye gittiğimde yine 1 saat bekletildim. Tepkisiz otursaydım bu süre ne olurdu bilemiyorum. Yanımdaki insanlar Bakırköy'den gelmişlerdi ve 2 saattir beklediklerini söylüyorlardı.
Etraftaki insanlarla sohbet ettikçe Sinan beyin muayenehanesinde sıra beklemenin ekstra bir durum değil, alışılagelmiş birşey olduğunu öğrendim. 1 ay sonra tekrar kontrole gideceğim ve bu kez biliyorum ki minumum 3 saatimi ayırmam gerek."
Sinan Göker, lazerle miyop tedavisi konusunda çok başarılı ünlü bir doktor. Ünlü doktorların muayenehanelerinde randevu saatlerinin çoğunlukla şaştığı ise herhalde hepimizin malumu.
Ama hastalardan birinin de kalkıp bunu eleştirme hakkı var kuşkusuz. Ve sadece Sinan Göker'in değil, çok ünlü başka doktorların da bu mesajdan alabilecekleri dersler vardır sanırım. Hiç değilse o günkü randevularda gecikme olacağının, hastalara telefonla aynı günün sabahı bildirilmesi gibi... Hem çok başarılı ve ünlü, hem de hastasına saygılı olmak daha da iyi olmaz mı?
Arkadaşımız İlkay Özcan'ın sorularını yanıtlayan hemşire Suzan Ataman, randevulardaki aksamayı, Sinan Göker'in gelecek ay Nişantaşı'nda açacağı hastanenin hazırlıklarına bağladı. Göker'in her konuyla tek tek ilgilendiğini belirten Ataman, "genelde hastalara gecikme olabileceğini söylüyoruz, ama çoğu "yeter ki gözüm düzelsin, saatlerce beklerim" diyor. Bu kadar tepki göstereceğini bilseydim, kendisine randevu vermezdim," dedi.
Ancak okurumuzun da kendine göre haklı olduğunu kabul eden Ataman, daha sonra kendisini arayarak gecikmeden dolayı özür dilemiş.

Ayla Öz, 39 yaşında. Bugüne kadar ev işleri dışında hiçbir iş yapmamış. Ama ev kadını olarak ölmek istemiyor. Gözleri ışıldayarak makinede yeni diktiği takımı gösteriyor. Biri üniversiteye hazırlanan, diğeri işletme okuyan 2 oğlu var. "Bu işi iyice kavrayınca oğlumla ortak bir konfeksiyon atölyesi açacağız," diyor.
Öz, İstanbul Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi ile Kadın Araştırmaları Derneği'nin birlikte düzenledikleri "ev dışında gelir getirici beceri kazandırma kursu"na katılanlardan yalnızca biri.
Kursun amacı, hiç eğitim görmemiş ya da eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalmış kadınlara iş bulmalarını, ev dışında para kazanmalarını sağlayacak bir beceri kazandırmak.
Geçtiğimiz ay açılan kursa katılan 20 kişilik kadın grubu, 1 aylık kurs sonunda konfeksiyon makinelerini kullanıp birbirinden hoş ürünler üretmeye başladılar bile. 9 hafta olarak planlanan kurs ilk mezunlarını ocak ayı başında verecek. Kurs bitiminde overlok, reçme ve konfeksiyon tipi dikiş makinelerini kullanır hale gelecek olan kadınlara, iş bulmalarında da yardımcı olunacak.
Projenin mimarı Prof. Necla Arat, "kurslarımız 1999 haziranına kadar sürecek. Bu süre içinde 320 nitelikli konfeksiyon işçisi yetiştirmiş olacağız. İlerde benzer kursları değişik yörelerde de yaygınlaştırmak istiyoruz. Önümüzdeki ay Küçükçekmece'de bir sınıf açıyoruz bile," diyor.
İmece usulü hayata geçirelen projede kimlerin katkısı yok ki... Eğitim için gerekli sınıfları İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü sağlamış. Makineler Prof. Erdoğan Moroğlu tarafından bağışlanmış. İstanbul Tekstil ve Konfeksiyon İhracatçı Birlikleri (İTKİB) ise kursiyerlere iş olanağı sağlayacak.
İ.Ü. Öğrenci Kültür Merkezi'nin bahçesindeki küçük binada kursa katılan kadınların tümünün altını çizdiği nokta, hayatlarının artık eskisinden farklı olacağı:
* 31 yaşındaki Songül Ceylan, daha önce bir süre konfeksiyonda çalışmış. Makineleri kullanmayı bilmediği için çok ezildiğini söylüyor. "Belli bir yaştan sonra okuyamıyorsun, meslek edinemiyorsun. Üstelik bu yaştan sonra kimse sana bir şey öğretmiyor. Bu yüzden bu kurs bana en büyük armağan," diyor.
* 36 yaşındaki Şengül Tanrıverdi, kursa katıldıktan sonra çocuklarının bile kendisine farklı baktığını söylüyor. Hatta 17 yaşındaki oğlu arkadaşlarına "benim annem üniversitede kursa gidiyor" diye övünüyormuş. Birşeyler öğrenmenin ve bir beceri kazanmanın moralini yükselttiğini ve hayata bakışını değiştirdiğini vurguluyor.
* Adını ve yaşını belirtmek istemeyen başörtülü bir kursiyer ise," tek dileğim bir an önce ekonomik bağımsızlığımı kazanmak ve kendi ayaklarımın üzerinde durabilmek. Böylece ailevi sorunlarımdan da kurtulacağım," diyor.

İstanbullu okurlarımızdan Özden Birben, oğlu Arda'nın 7. yaşını McDonald's'ta arkadaşlarıyla birlikte kutlamaktan çok hoşlanacağını düşünmüştü.
İlanlarda çocukları sürpriz hediyeler, oyunlar, rengarenk maskelerle dolu bir parti beklediği duyuruluyordu. Ayrıca eğitilmiş elemanlar çocuklarla ilgileneceği için anne - babalar da rahat edeceklerdi.
Birben 14 aralıktaki parti için 20 gün önceden Nişantaşı McDonald's'a rezervasyon yaptırdı. Yalnızca kendi tercihleri olan müzik kasetlerini ve pastayı getirmesi yeterli olacaktı.
Sonunda büyük gün geldi. Ancak partideki sürprizler daha çok tatsız denecek cinsten oldu. Arda ve arkadaşları heyecanla kasetleri çıkardılar. Ama çalmak için teyp yoktu. Bir süre sonra getirdikleri teyp ise birkaç dakika çalıştıktan sonra kasedi sardı. Böylece müziksiz bir parti başladı.
Ardından balon ve maskeler geldi. Ama ipleri olmadığı için takılamadı ve elde kaldı.
Gerisini okurumuzun ağzından aktaralım: "Eğitilmiş elemanlar ise nedense hiç gözükmediler. Çocuklarımızla biz anneler oynadık. Doğum günü hediyemiz verilmedi. 2 saat boyunca rastladığımız tek görevliden ise sürekli şunu duyduk: "Maalesef yok." Parti bittiğinde herkesten defalarca özür dilemek zorunda kaldım."
Arkadaşımız İlkay Özcan'ın sorularını yanıtlayan Nişantaşı McDonald'ın müdürü
Sezgin Suna ise hafta sonları günde 3 doğum günü partisi yaptıklarını belirtti ve "bir önceki partide çocuklar teybi haşat etmişler. Bundan başka da sorun çıkmadı," dedi.
McDonals'ın pazarlama müdürü Nazlı Nalbantoğlu ise daha duyarlı davrandı ve kötü geçen doğum gününü unutturmak için 27 aralıkta Arda ve arkadaşları için bir yılbaşı partisi düzenleyeceklerini söyledi.

İstanbullu okurumuz Selim Sener'in gözleri son su faturasını görünce faltaşı gibi açıldı. Genelde 1 - 2 milyon lira ödemeye alışıktı, ama bunun üzerinde 14 milyon 600 bin lira yazıyordu.
İnceleyince, 13 milyon 600 bin liralık tutarın "geçmiş dönem" bölümünde yer aldığını gördü. Oysa İSKİ'ye bir kuruş borcu bile yoktu. Bir yanlışlık yapıldığından emin, elinde faturalarla İSKİ'ye gitti. Ancak işin rengi değişikti.
Dediler ki, "biz bu parayı son yaptığımız kanalizasyon çalışmaları için aldık." Okurumuz ise, "bu da nereden çıktı! İSKİ şimdi de her yaptığı çalışmanın bedelini abonelerden mi kesmeye başladı?" diye soruyor.
Sener, bu arada dilerse bu miktarı 6 aya kadar taksitlendirebileceğini de öğrendi. Ama bu iş için Aksaray'daki merkeze gitmesi gerekiyordu.
Arkadaşımız İlkay Özcan'ın sorularını yanıtlayan İSKİ yetkilileri, geçtiğimiz haziranda Genel Kurul toplantısında böyle bir karar aldıklarını söylediler. Kararın gerekçesi ise İstanbul'daki bazı binaların inşaat sırasında kanalizasyon kanal bedellerini ödememiş olmaları!
Bu durumun ancak abonelerin su saatini ayırmak için başvuruda bulunmasıyla ortaya çıktığını belirten İSKİ'ciler, "daha önce ödemiş olanlardan böyle bir bedel talep etmiyoruz," dediler.


Yazara EmailM.Tamer@milliyet.com.tr

DİĞER YENİ YAZILAR