Batı’da bankacı lekelendi, tepkiler bizim bankacılara kadar uzandı

Türkiye Bankalar Birliği Başkanı Ersin Özince’nin sohbet toplantısından bazı bölümleri dünkü yazımda aktarmıştım. Bankacılarımız hop oturup hop kalkıyor:
“Küresel krizde uluslararası finansörlerin sorunlarına rağmen biz muhteşem bir performans gösterdik; yine de kimseye yaranamıyoruz. Kâr ettik diye suçlu duruma düşürülüyoruz.”
Taa Özal zamanından beri Türkiye’de “Adamını bul, krediyi al” geleneğine alışmış bir müşteri/işadamı tipi vardır. Siyasetçiler yıllar boyu, bankaların doğru-dürüst çalışmasına izin vermemiştir. Buna karşılık her ekonomik kriz döneminde, reel sektörün sorunlarına çözüm bulamayan hükümet çareyi, sanayici ile birlik olup bankaları dövmekte bulmuştur.
2001 krizine kadar bu oyun, böyle sürüp gitti. Şimdiyse durum farklı. Getirilen yasalar, bankacıların hatır-gönül kredisi vermelerine engel. Zaten 10 yıl önce 80 banka vardı; şimdi 40 banka kaldı. Özince’nin de altını çizdiği gibi bankalarımız toplam kurumlar vergisinin % 30-35’ini ödüyor.

Dünyada pişer, bize de...
Batı’da ise bizdekinin aksine son krize kadar “bankacı dövme” âdeti yoktu. Bankalar çok inovasyon yaptıkları, her düzeyde müşteriye sık sık yenilikler sundukları için, çok kâr ediyorlar diye toplumun tepkisini çekmiyordu.
Geçen yıl kriz patlayınca takke düştü, kel göründü. Ve kamuoyu, “Vay namussuzlar, bizi ne biçim kazıklamışlar!” noktasına geldi. Bankacı adı bizde temizlenirken dünyada lekelendi. Bankalara duyulan bu tepkiye, siyasetçi de bigane kalamadı. Dolayısıyla en büyük katı-yatı alan, en büyük davetleri veren, “görmemiş yeni zenginler kuşağı” olarak değerlendirilmeye başlanıp, en fazla tepkiyi de onlar çekti; hâlâ da çekiyorlar.

Medya haksızlık yapmıyor
Bütün dünyada haklı bir tepki varsa, bizim bankalarımız da -haklı ya da haksız- bundan paylarını alacaklar. Medya bankalara haksızlık ediyor diyemezsiniz. Zaten medyanın yayınladığı da ya bakanların ya da meslek odası başkanlarının açıklamaları!
Bu krizde kimse bizim bankalara “İşinizi kötü yaptınız” diyemedi; ama hemen her kesim mağdur olurken, işsizlik artarken, birçok sektör ağlarken bankaların büyük kârlar yazması, o ortamın doğal sonucu olarak göze battı.
Bankalarımız bu sefer haklı nedenlerle korktular; bütün dünyada olan bizde de olabilir, mevduat çekilebilir diye tedbirli davranıp likit kaldılar. Birçok ülkede hükümetler mevduatlara yüzde 100 garanti verirken, Türkiye’de mevduat garantisini kısmen bile genişletmeyen bizim hükümete de güvenemediler. Ne güvenmesi, tam tersine Erdoğan hükümetinin bazı bakanlarının bankalara karşı tehditkâr açıklamalarıyla karşılaştılar.
Bu süreç içinde benim en komiğime giden, krizin en civcivli günlerinde sendikasyon kredilerini sorunsuz yenileyen bazı bankalarımızın, kamuoyunun tepkisini çeker diye bunları gizli tutup, ancak aylar sonra açıklamaları oldu.
Özince sohbet toplantısında bize “Bankalar hata yapmamış mıdır? Elbet yapmıştır. Bugün bile kim bilir kaç tane hata yapılmıştır; ama kurum politikamız bu değil” diyordu.
Ben, medyanın kurum politikasının da, haksız eleştiriler yönelterek bankaların itibarını zedelemek olduğunu hiç sanmıyorum.