Çok çalışmadan zengin olmak

Çok çalışmadan zengin olmak

Meral TAMER

* Neden 90 milyon nüfuslu Almanya değil de, 5 milyon nüfuslu İrlanda son dönemde yoğun yabancı sermaye çekiyor?
* İhracat = Aggression, Cazibe merkezi = Attraction dersek, artık ihracatın modası geçiyor.
* Ücretler arasındaki fark, verimlilik arasındaki farkı yakalamayınca Almanya rekabet gücünü yitirdi.
* İsveçli bir işçi 4 temmuza kadar devlete, ancak ondan sonra kendi için çalışırken, Singapurlu bir işçi 4 marttan sonra kendine çalışıyor.
* Batı'da insanlar çok çalışmadan zengin olmak istiyor. Oysa kürüselleşen dünyada 1,2 milyar kişi düşük ücretlere razı. Çok çalışıp gecesini gündüzüne katarak pastadan pay almaya talip.
* Kıyasıya rekabetin enflasyonu bile sıfırladığı bir dünyada artık kaliteden feragat etmeden maliyetleri sürekli düşürmenin yolunu bulmak gerek.

Pierre Gallup'un Çin'de 1995 başında yaptığı bir araştırmada, görüşlerine başvurulan Çinlilerden yüzde 68'i "çok çalışıp, çok kazanmak, zengin olmak istiyoruz" demişler.
Aynı araştırmada "Mao dönemi mi daha iyiydi, şimdi mi?" yollu bir soruyu ise Çinlilerin ancak yüzde 4'ü "Mao dönemiydi" diye yanıtlamış.
Davos toplantılarını düzenleyen Dünya Ekonomik Forumu'nun eski başkanı, Lozan Üniversitesi profesörlerinden Stephane Garelli, geçen hafta İstanbul'da yapılan Kalite Kongresi'nde bu bilgileri verdikten sonra "demek ki Mao'nun sağlayabildiği müşteri memnuniyeti ancak yüzde 4" diye espri yaptı.
Garelli'nin Çin'le ilgili araştırmaya atıf yapmasının asıl nedeni ise, sınırların kalktığı yeni dünyada tam 1,2 milyar tüketicinin çok çalışıp zengin olmayı hedeflediğinin altını çizmekti.
Ardından da "Gallup, aynı soruyu Batılı ülkelerde soracak olsa, kimse çok çalışmak isteğini telaffuz etmez, ama herkes cümlenin ikinci bölümüyle hemfikirdir. Yani hedef yine zengin olmak, ama çok çalışmadan...." dedi.
Prof. Garelli'nin "Dünya rekabetinde yeni parametreler" başlıklı tebliği, hiç kuşkusuz kongrenin en ilginç konuşmalarından biriydi. Garelli bize, sosyalist blokun çöküşünden sonra ortaya çıkan yeni dünya düzeninde ne tür stratejiler izlememiz gerektiğini anlattı. Ülke olarak, şirket olarak, hatta kişi olarak...
Ve Garelli'yi dinleyince iyice kavradım ki, Doğu'ya giden bir trenin içindeyseniz, ne kadar çabalarsanız çabalayın, sizin tek başınıza Batı'ya gitmenize olanak yok. Olsa olsa trenin arka ucundan ön ucuna ilerlemiş olursunuz. Dünya klasmanında yarışmak istiyorsanız, sadece kendinizi ya da şirketinizi değil, ülkenizi de o yöne doğru zorlamak mecburiyetindesiniz.
Garelli öncelikle bugünün dünyasında hiçbir zaman olmadığı kadar büyük fırsatların bulunduğunun altını çizdi. Ama tabii fırsatlarla birlikte dünya çapındaki rekabet de bugüne dek görülmediği kadar keskin, kıyasıyaydı. Nitekim bu yeni dünyada 8 - 10 yıl öncesinin ihracatta rakipsiz ülkeleri Almanya ve Japonya tıkanıp kalmışlardı.
Garelli de Alcatel'in Başkanı Tchuruk gibi ihracatı, eski düzenin bir enstrümanı olarak görüyor ve "artık agresivlik (ataklık, saldırganlık) dönemi bitti, bugün önemli olan attraction (çekicilik, cazibe)" diyordu.
Ülke bağlamında çekicililikle ilgili olarak ise işçi ücretlerinden başlayarak değişik örnekler verdi. Yandaki tablolarda da görülebildiği gibi ABD, daha 10 yıl önce 13 dolarlık saat ücretiyle işçi ücretlerinin en yüksek olduğu sanayileşmiş ülkeymiş. Almanya ise 9.60 dolarlık saat ücretiyle ABD'nin epey gerisinde yer alıyormuş.
Bir de 1996 rakamlarına bakalım. ABD, 17.2 dolarlık saat ücretiyle Batılı kalkınmış ülkelerin en gerisinde yer alırken, Almanya 30.3 dolarla saat başı işçi ücretlerinde rekorun yeni sahibi olmuş.
Prof. Garelli 1996 yılı tablosuna, 1985'te yer almayan bazı ülkeleri de eklemiş gördüğünüz gibi. Meksika'da işçi başına ortalama saat ücreti 1.27 dolarken, Çek Cumhuriyeti'nde 1.3, Macaristan'da 1.7, Polonya'da 2.09 dolar düzeyinde seyrederken, Rusya ve Çin'de hatta 1 doların bile altındayken kaç Alman işveren, kalkıp da 30 saatlik işçi ücretiyle ülkesinde yatırım yapmaya kalkar?
Garelli, bir saatlik ücretleri gösteren tabloların hemen ardından, brüt işçi ücretlerinden devletin aldığı vergi oranlarıyla ilgili birkaç tablo gösterdi bizlere. Avrupa'da işçi ücretlerinden alınan ortalama vergi yüzde 42,4'ken, Asya'da bu oran yüzde 20 düzeyinde kalıyor. Tabii Avrupa'da bu ortalamının üzerinde ülkeler de var. Örneğin Garelli'nin deyimiyle İsveç'te bir işçi, 4 temmuza kadar devlet için, ancak 4 temmuzdan sonra kendi için çalışabiliyormuş. Buna karşılık Singapur'daki bir işçinin devlet için çalıştığı süre 4 martta sona eriyormuş.
Ve çeşitli hesaplamalara göre saat başına 1 dolar ödenen işçiyle saat başına 30 dolar ödenen işçi arasındaki verimlilik farkı, kesinlikle ücretlerdeki fark kadar değilmiş.
Dolayısıyla da ihracat için didinmeye artık ne gerek var. Prof. Garelli'ye göre artık önemli olan ihracat yamak değil, doğru yeri seçip yatırımı orada yapmak. Aggression'dan attraction'a geçiş de zaten burada yatıyor. "Doğru yer" seçimi için eskiden olduğunun aksine yüksek nüfus ve iç pazarın cazibesi de gerekli değilmiş artık.
"Bakın 90 milyon nüfuslu Almanya'ya... Yabancı yatırım çok az geliyor. Ama 5 milyon nüfuslu küçücük İrlanda ise son dönemde Avrupa'nın 1 numaralı cazibe merkezi. Avrupa'ya dışardan yapılan yatırımların yarısını, neden İrlanda ve İngiltere'nin çektiğini herkesin oturup düşünmesi gerek," diyor Prof. Garelli.
Rekabetin enflasyonu bile sıfırladığı bir dünyada Garelli'ye göre oyunun adı, "kaliteden feragat etmeden maliyetleri sürekli aşağı çekmek."
Yüzde 80'lerde dolaşan enflasyonla yıllar boyu yaşama mucizesini gösteren Türkiye, umarız yeni dünya düzenine uyum sağlama konusunda da benzeri görülmemiş bir mucize yaratabilir.

Rekabetçi stratejiler uzmanı Prof. Michael Porter'ı İstanbul'da tam günlük bir seminerde dinledikten sonra, verdiği ilginç örnekleri bu köşede yansıtmıştım.
Örneklerin en ilginçlerinden biri de ABD'nin güneybatı bölgelerinde faaliyet gösteren Southwest havayoluydu. Porter hem ucuz, hem dakik, hem de güvenilir olan bu havayolunun, pazarda yakaladığı nişle 25 yıldır rakipsiz bir hizmet verdiğini anlatmıştı.
Teksas'ta yaşayan ve internet aracılığıyla düzenli olarak gazetemizi okuyan bir okurumuz da anladığım kadarıyla Southwest'in düzenli müşterilerinden. Onun gözüyle Southwest'e baktığımızda, daha da ilginç ayrıntılar görebiliyoruz:
"Biniş kartı yerine bir plastik fiş veriyorlar ve binerken geri alıyorlar. Bu sayede geniş bir bilgisayar ağı kurmak zahmetleri olmuyor.
Hi-tech çözümlere başvurmadan, temel bir ihtiyacı karşılıyorlar.
Bir de Prof. Porter belki söylemiştir. Bu şirket basit bir aile şirketi olarak çok zor şartlar altında kurulmuş. Teksas eyaletinde olduğu için, "bizde Teksas kanı var, en büyük zorlukların üstesinden geliriz" diye ortaya çıktılar 25 yıl önce. 1984'de Başkan Reagan'ın havayolu seyahati sistemini değiştirmesi işlerine çok yaradı.
Halen bir aile şirketi havası vardır. Hostesler, pilotlar ve yer görevlileri muziplikler, şakalar yapar devamlı. Yüzü asık tek bir Southwest personeli görmedim bu kadar sene. Çoğu personel ise kısa pantolon, beyaz spor ayakkabısıyla gelir.
Genel müdürleri Herb Kelleher'in değişik şehirleri ziyaret edip, bagaj yüklediği olur. Maaşın bir kısmını hisse senedi olarak verdikleri için, çalışanların sirketin başarısından çıkarları var."



Yazara EmailM.Tamer@milliyet.com.tr