Gümrüklerde ilk kez yap - işlet - devret

Gümrüklerde ilk kez yap - işlet - devret


Gümrüklerimizin içler acısı halini ve yokluklarını, Gümrük Müsteşarı Nevzat Saygılıoğlu'nun verdiği bilgilerin ışığında 2 gündür bu köşede masaya yatırdık. Bugün ise sizlere gümrük kapılarımızda çalışma ve denetim koşullarının düzeltilmesi için son dönemde ne tür çalışmalar yapıldığını anlatmak istiyoruz.
Saygılıoğlu ilk iş olarak gümrüklerde çalışanlardan hizmet bekleyebilmek için, onların çalıştıkları fiziki koşulların düzeltilmesi gerektiğinden yola çıkmış ve tuvaletsiz - lavabosuz gümrük kapıları yerine fiziki koşulları insanca olan yeni alanların yaratılması için kolları sıvamış. Ve bu çerçevede Türkiye'de ilk kez 2 gümrük kapısı (AB'ye açılan kapımız İpsala ve Gürbulak) 15 milyon dolara yap - işlet - devret modeliyle yenileniyormuş.
Gümrüklerdeki fiziki koşulların düzeltilmesi çerçevesinde Saygılıoğlu'nun denediği ikinci yol, sanayi odaları, organize sanayi bölgeleri ve serbest bölgelerin katılımcı olduğu modeller. Zira kevgire dönmüş gümrüklerden en fazla zararı gören kesim sanayiciler aslında. Ve gümrüklerin düzgün çalışmaları isteniyorsa, herhalde onların da katkıda bulunmaları gerek. Kayseri, Eskişehir, Gemlik (Bursa) ve Akçakale (Gaziantep) gümrüklerinin yenilenmesine de bu modelle, meslek odalarından ve organize sanayi bölgelerinden katkı sağlanarak başlanmış.
Saygılıoğlu'nun devreye soktuğu üçüncü model de valiliklerle işbirliği. İlk örnek de Iğdır Valiliği ile birlikte Nahcıvan'a açılan Dilucu gümrük kapısının 1992'den beri devam eden(!) inşaatının tamamlanması. Yarım kalan inşaat için gerekli para yarı yarıya denkleştirilmiş (müsteşarlık da valilik de 750'şer milyar TL koymuşlar) ve inşaat 45 günde tamamlanıvermiş.
"İran, Suriye, hatta Gürcistan dahil, tüm komşularımızla olan sınır kapılarımız, onlarınkinden 100 kat daha geri!"
Bu cümleyi Saygılıoğlu'nun ağzından duyduğumdan beri dehşet içindeyim. İşadamlarımızın gümrüklerimizdeki bu içler acısı hale neden seyirci kaldıklarına ise müthiş hayret ediyorum.
Böylesine bir kayıtsızlık, kendi bindiği dalı kesmek olmuyor mu?

İstanbul Gümrük Muhafaza Başmüdürü Yusuf Dinç anlatıyor:
"3 motor - botumuz var. Saatte 8 mil hız yapabiliyorlar. Hırsızı yakalayamıyoruz. Son model sürat motoruyla alıp başını gidiyor."
Ve Gümrük Müsteşarı Nevzat Saygılıoğlu tabloyu tamamlıyor:
"Bir gece dürbünümüz yok. Bir sürat motorumuz yok. Her türlü açık deniz donanımından yoksunuz. Tarama cihazlarımız yok. Hatta gümrüklerin bir bölümünde personelin oturacak yeri bile yok..."
Oysa gümrük, bayrağı olan nadir kuruluşlardan biriymiş. Saygılıoğlu gururla "Gümrüğün bayrağı var" diyor. Ben bu "bayrağı olma" meselesinin mana ve ehemmiyetini kavrayamayınca da "Bizim dışımızda sadece askeriyenin, polisin ve jandarmanın bayrağı var" diye ekliyor.
Saygılıoğlu'nun gururla gündeme getirdiği bir diğer husus da Avrupa Birliği mevzuatına uyum konusunda, gümrüklerle ilgili düzenlemelerde büyük mesafe alındığı. Hatta gümrüklerle ilgili AB'ye uyum düzenlemelerinin, diğer alanlardaki düzenlemelere göre en ileri safhalara ulaştığı bile söylenebilirmiş. (AB ile Gümrük Birliği'ni 5 yıl önce kabul ettiğimiz içindir.)
Saygılıoğlu için bu nokta çok önemli, ama benim için pek bir manası yok. Hatta illet edici bir yanı bile mevcut. Gümrüklerimiz her aklına esenin daldığı yolgeçen hanı halindeyken, bir de AB ülkelerinin kendilerinin bile uygulamadığı katı kuralları benimsemiş olmak - belki biraz ilkel bir tavır olabilir ama - beni her nedense sinirlendiriyor.

Bitti