Hastalığın keyfini çıkarmak!

Sizinle 11 gündür beraberiz. Ben yazmaktan yorulmadım, sizler de okumaktan... Bu 11 günü de eklersek, şu sıralar hastalığın keyfini çıkarmakta olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim...

Yazılara başlarken, kanserin daha kolay konuşulup tartışılabileceği bir ortamın oluşmasını sağlamak gibi bir hedefim yoktu. Ama yazılar öyle ilgi gördü ki, kanser kelimesine karşı oluşmuş tabunun yıkılabileceği umudu doğdu bende

Sizinle 11 gündür beraberiz. Ben yazmaktan yorulmadım, sizler de okumaktan...
Tüketici köşesini hazırladığım günlerde olduğu gibi, birlikte bir yolculuğa çıktık. Açtığınız telefonlar ve yolladığınız e-postalar sayesinde deneyimlerimizi birbirimizle paylaştık. Beni zenginleştirdiniz. Hiç azalmayan ilginiz için çooooook teşekkür ederim.
Prof. Gülten Kazgan, Borusan Filarmoni’nin geçen ayki konserinde Osman’la (Ulagay) beni görünce, “İkiniz de yazmayınca, hastalık falan olmasın diye endişe etmiştim. Oh neyse anormal bir şey yok” demişti soran gözlerle... Ben de “Hastalık var aslında. Ben kanser oldum” deyiverdim. Elleriyle yanaklarımı sıkıştırıp “Bu tombul yanaklarla ne kanseri Meral?” dedi; ardından da teşhisi koydu:
“Haaa, şimdi anladım. Bizler sütçü beygiri gibi hayat boyu durmadan çalışmaya alışmışız. Ben yıllar önce 3 ay kadar kortizon kullandığım sırada çalışamadığım için hastalığın keyfini çıkarmıştım. Şimdi sen de...”
Valla Gülten Hoca ile konuştuğumuz sırada, benim için durum tam öyle miydi bilemiyorum; ama sizlerle birlikte geçirdiğim bu 11 günü de eklersek, şu sıralar hastalığın keyfini çıkarmakta olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.

Osman önerdi, Tayfun kaptı
Hastalığımla ilgili yazı yazmak aklımın ucundan geçmezdi; öneri Osman’dan geldi. Genel Yayın Yönetmenim Tayfun Devecioğlu havada kaptı. İkisine de çok teşekkür ederim.
Hastalığımın ilk gününden beri ilgisini esirgemeyen Ekonomi Müdürümüz Murat Sabuncu, bu dizinin ilk günlerinde de beni aradı: “Meral Hanım, ameliyat öncesi ya da sonrasından, evdeki yaşantınızdan, yemek sofralarınızdan fotoğraflar koysanız...”
Murat’ın önerisini de ben havada kaptım, ama yazılarıma eşlik edecek tek bir kare bulamadım. Ne Medica’da saatlerce bekleyişim sırasında sudoku çözerken, ne hastanedeki odamızda ameliyathaneden gelip beni götürmelerini beklerken, ne ameliyata giderken tekerlekli sandalyeden odadakilere el sallarken... Hiç fotoğraf çekmemişiz.

Hastalığın keyfini çıkarmak
Evimde sofrayla ilgili bulabildiğim tek fotoğraf. Onu da zaten Deniz çekmiş.

Yemekle ilgili tek fotoğraf
Peki ya evimizde yemek yerken tek bir fotoğrafımızın bulunmamasına ne demeli? Hayret verici bir durum, ama o da yok. Ara tara, ona sor, buna sor... Neyse sonunda bizim evde yemekle ilgili bulabildiğim tek fotoğraf karesini, bugün sizlerle paylaşıyorum. Genelde masanın başında otururum ki, kolay kalkabileyim. Bir şey getirmek için mutfağa gittiğim sırada, hemen yanımda oturan Deniz (Alphan) çekmiş bu kareyi.
Bugünlük bununla yetinin. Zaten Deniz, bu yazı dizisinde birkaç yemek tarifi de ver, diye ısrar ediyordu. Murat ev halimizin fotoğraflarını istiyor. Tayfun da dün “Belki belli aralıklarla, 2-3 günlük dizi yaparak, bu süreci anlatmaya devam edersiniz” dedi. Ben şimdiden, bir sonraki yazı dizisini kafamda şekillendirmeye başladım.

Yemek tarifleri geliyor
Kanser sonrasında beslenme biçimim nasıl değişti?
Bu değişim, arkadaşlarıma pişirdiğim yemeklere ne kadar yansıdı?
Fotoğraf da çekeceğim, tarifler de vereceğim. Ama önce ne yiyip ne yemeyeceğime bir karar vermem lazım.
Hürriyet’ten arkadaşım Gila (Benmayor), sağlıklı beslenme işini, öteden beri ciddiye alır; uygulamaya özen gösterir. Daha ilk günlerde, kanser olduğumu öğrenir öğrenmez, ağzından dökülüveren ilk cümleler şöyleydi:
“Tereyağı yemeyeceksin. Süt içmeyeceksin. Kırmızı eti sofrandan kaldıracaksın. Peynir yemeyeceksin. Yoğurt da yok. Ancak kendin evde yoğurt mayalarsan...”
Nasıl da içim kararmıştı bir anda... Onu kısıtla, bunu kısıtla! Zaten kanser sonrası taramalarla uğraşıyorum, yemek zevkimden de mi mahrum olacağım?

Önce Gila, sonra onkolog
1,5 ay kadar sonra onkolog Prof. Gökhan Demir’le ilk karşılaştığımızda, o da Gila’nın söylediklerini tekrarladı; ilaveten zayıflamamı da önerdi! Ve ben son 1 ayda diyetisyen kontrolünde 2 kilo verdim, ama bu süt-yoğurt meselesi beynime yerleşmemiş olacak ki, bol bol yoğurt yedim! (İnanamıyorum kendime.) Gökhan Bey’le bir hafta önceki 2. randevumuzun ardından, dün diyetisyenle vedalaştık.
Gördüğünüz gibi yeme-içme meselesinde halen kafam karışık. Henüz ne yeyip, ne içeceğimi tam bilemiyorum. Daha doğrusu biliyorum da, şimdilik otomatiğe bağlayabilmiş değilim. Evde yeni düzeni kurarken, Osman’ı ve Doğa’yı da düşünmem lazım tabii!

Peynir out, zeytin in
İşe kahvaltıdan başlayabilirim mesela. Öncelikle Levent-Etiler civarında zeytin satan bütün yerleri dolaşıp yeşili, kırığı, selesiyle enva-i çeşit zeytini tattıktan (en zoru da bu) sonra, sabahları peynirin yerine zeytini baş köşeye yerleştirebilirim.
Tereyağı zaten yemezdim. Dilek (Ar) “Biz hiç reçel yemeyiz, sofrada ya tahin pekmez bulunur ya da bal” dedi önceki akşam. Ben son dönemde ananas reçeli yapmaya dadanmıştım. Çok az şeker koyuyordum; harika oluyordu. Dilek doktor ‘Reçel yok’ diyorsa yok bundan sonra.
Bizi değişik tadlarla tanıştıran, mutfağın benim için harika bir hobiye dönüşmesini sağlayan, lezzet üstadı Metin (Ar) -Dilek’in kocası- mutlaka okumam için bir kitap verdi: The China Study. Adına bakmayın, yazarı Amerikalı. Cornell Üniversitesi’nde uzun yıllarını sağlıklı beslenmeye vermiş, çok sayıda araştırmanın altında imzası bulunan ya da katkıda bulunmuş bir profesör (Colin Campbell). Yediklerimizin hangi tür kanserde ne gibi etkileri olduğu da geniş biçimde anlatılıyor kitapta. O da benzeri yasaklar getiriyor. Dün okumaya başladım. Yeni dizide onları da anlatırım.

Sizden izin istiyorum
Şimdilik bana müsaade...
Kan tahlillerimi yeniden yaptırmam, radyoterapi sonrası göğsümde sanki azmış gibi görünen kabarıklara ve kaşınmalara daha fazla özen göstermem, saç boyasının kanser üzerindeki etkilerini (zira beyazlar habire çıkıyor) falan araştırmam lazım.
Ama hepsinden önemlisi, 3 gün önce tanıştığımız ve 5 yıl boyunca her sabah bir tane yutmam gereken, östrojen baskılayıcı minik tablete alışmam lazım. Şimdilik durum pek parlak değil. Gün içinde defalarca gelen ani ter basmaları beni bunaltıyor. Ayrıca müthiş bir yorgunluk çöküyor üzerime. Dün akşam 21.30’da pestil gibi yattım.
Osman, cumartesi-pazar demeden yazdığım bu uzun yazıların ve sizlerle kurduğumuz heyecan verici iletişimin de beni yormuş olabileceğini söylüyor. Dizi bittiğine göre bakalım yorgunluğum hafifleyecek mi?
Yazılara başlarken, kanserin toplumumuzda daha kolay konuşulup tartışılabileceği bir ortamın oluşmasını sağlamak gibi bir hedefim olduğunu sanmıyordum. Ben sadece kanser kelimesini duyduğum andan itibaren olan biteni, sizlerle paylaşmak istemiştim. Ancak yazılar hiç beklemediğim ölçüde o denli yoğun ve geniş bir ilgi gördü ki, toplumumuzda kanser kelimesine karşı oluşmuş katı tabunun yıkılabileceği umudu doğdu bende...
Eğer bu yönde küçücük bir katkım olabilirse, ne mutlu bana...

BİTTİ