Hiçbir cenazede Eren’inkindeki kadar ağlamamıştım...

Daha önce hiçbir cenazede bu kadar gözyaşı döktüğümü hatırlamıyorum.
Önceki gün Zincirlikuyu Camii’nde eski yazı işleri müdürümüz Eren Güvener’i uğurlarken dakikalarca hıçkıra hıçkıra, sarsıla sarsıla ağladım. Ne eski patronumuz Aydın Doğan susturabildi beni, ne de Babıâli’nin emektarları arkadaşlarım... Öyle salya-sümük bir hale geldim ki, kendimi durduramayınca çareyi cenazeden erken ayrılmakta buldum.
Neydi Eren’i, daha önce uğurladığımız diğer meslekdaşlarımdan, dostlarımdan, arkadaşlarımdan, büyüklerimden ayıran? Üstelik ahbaplığımız selam-sabahtan öteye pek gitmediği halde... Herhalde en ayırt edici olan, Eren’in kendi hayatının büyük dramıydı. Ama bu arada da meğer biz neler-neler yaşamışız Eren’le Cenazede hepsi film şeridi gibi teker teker geçti gözlerimin önünden.

Hiçbir cenazede Eren’inkindeki kadar ağlamamıştım...

Pek çok kez yargılandığımız halde Eren’le tek bir fotoğrafımızı bile bulamadım. Sağolsun Grafiker arkadaşımız Koray Nergiz benim için çok değerli olan bu anıyı yaptı.

Oğlu öldüğünde
Milliyet ailesine katıldığımın 5. yılıydı. Bir sabah asansörde karşılaştık Eren’le. Gözleri parlayarak “Bak sana oğlumu tanıştırayım” dedi. Onur üniversiteyi yeni bitirmiş, inşaat mühendisi olmuş, Doğan Grubu’nun inşaat şirketinde çalışmaya başlamıştı. İlk iş günüydü; gazeteden gidecekti... 3 gün sonra ölüm haberi geldi. Bir katil otobüs şoförü, işten eve dönmekte olan Onur’u güpegündüz servis aracında yakalamıştı... Aynı yaşlarda olan kendi kızım için de, o tarihlerde trafikte başına bir şey gelecek diye çok endişeleniyordum. Onur’un cenazesinde karar verdim Milliyet’te 3 yıl sürecek büyük Trafik Kampanyası’nı başlatmaya...Trafikte Ortak Akıl Platformu’nu kurarak, kazaların en aza indirgenmesi için sayısız çalışma yaptık.
Eren’in eşi doktordu ve Onur ölmeden birkaç gün önce önemli bir kalp ameliyatı geçirmişti. Oğlunun zamansız kaybı sonucunda yarası hiç iyileşmedi ve Eren, kısa süre sonra eşini de kaybetti.

AİHM’ye kadar gittik
O sıralarda 17 bin 500 kişinin hayatını kaybettiği büyük Körfez Depremi oldu. Deprem sonrasında yazdığım yazılar nedeniyle dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel bana tam 18 dava açtı ve hepsinde Eren’le birlikte yargılandık. Yetmedi. O sesini hiç yükseltmeyen, halim-selim, sabırlı-sakin adamı, peşimden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar sürükledim. Çünkü Cumhurbaşkanı’na hakaretten bana bir de 16 ay (paraya çevrilemeyen) hapis cezası verilmişti. Sorumlu Yazı İşleri Müdürü olduğu için, Eren’inki paraya çevrildi ve ödendi. Ben ise SABIKALI oldum.
Türkiye’deki hukuk yolları tıkanınca AİHM’ye gideceğim diye tutturduğumda Milliyet yönetiminden “Türk Hükümeti’ni Avrupa’ya şikâyet etmek bize yakışmaz” diye itiraz gelmişti. Ama ben ısrarımdan vazgeçmedim; Eren benim yanımda yer aldı ve...

3’er bin euro tazminat
Demirel’le 8 yıl süren hukuk mücadelemi Eren’le birlikte kazandık. Türk Hükümeti fikir özgürlüğünden bir kez daha mahkûm oldu ve bize 6 bin euro tazminat ödedi.
Bu arada Eren, yaşadığı acıların sonucunda Alzheimer hastalığına yakalanmış, gazetedeki görevinden de emekli olarak ayrılmıştı. Paranın yarısını göndermek üzere aradığımda söylediğimi tam anlayamadığı için kızıyla konuşmak ve banka bilgilerini almak durumunda kalmıştım. Çok hüzünlüydü...
O sessiz-sakin adam, hastalığının son evrelerinde evde zapt edilmesi mümkün olmadığı için son 2 yılını huzurevinde geçirmiş.
Ancak bu satırları yazdıktan sonra idrak edebildim, cenazede neden bu kadar gözyaşı döktüğümü...