Kırmızı noktalı filmde çatlayan TV!

Meral Tamer

"Boğazın görüntüsünü mahveden beton yığını apartmanları yıkamayacağımıza göre, tümünün sarmaşıkla kaplamalarını zorunlu kılalım. Böylelikle yeşilin içinde yok olurlar."
Cumhuriyet gazetesinde yıllarca birlikte çalıştığımız ünlü karikatürist Tan Oral, ince mizahını TÜKODER'in panelinde de ortaya koydu:
* Bende alışveriş korkusu vardır. Tezgahtarların baskısından bir an önce kurtulabilmek için ne bulursam aceleyle alır çıkarım. Onun için evde bana küçük ya da büyük gelen ve bu yüzden dolapta bekleyen bir sürü giysi vardır.
* Küçükken ne olacaksın dendiğinde "terzi" derdim. Terzi olamadım, ama el becerimi geliştirdim. Ceket kısaltmayı, düğme dikmeyi, gömlek yakalarını ters - yüz etmeyi gayet iyi bilirim. Ama en çarpıcısı, babamın pardesüsüydü. Onu hem ters - yüz ettim, hem de siyaha boyadım. Ve yıllarca giydim. Artık o kadar eskimişti ki... Ama insan her gün üzerinde olan şeyin eskidiğini de bazen farketmiyor. Üniversiteyi bitirip asistan olduğumda ben hala o pardesüyü giyiyordum. Birgün odamda unutmuşum. Ertesi gün geldiğimde pardesü yok. Nereye gitti diye araştırırken, odayı temizlemeye gelenler "çok eski diye attık" dediler.
* Büyüyünce terzi olmadım. Ama kazandığım el becerisiyle Türkiye'deki çarpıklıkları ters - yüz edemesem de, hıncımı çizgilerimle bir güzel aldım.
* Şahabettin dayım yengem için "mahdud madde, sonsuz ruh" sözüyle beni tavladı derdi. Eskiden evlerde tavandan sarkan ampuller olurdu. "Avize alacaksın da ne olacak, sinekler konacak" diye diye bir ömrü sallanan ampul altında geçirdik.
* Bizim zamanımızda bütün topluma dört koldan "aman tutumlu ol" diye mesaj verilirdi. Şimdi tlevizyonları, gazeteleri açıyoruz. Bir yandan paranı faize yatır, repo yap, doylara yatır, bizim bankaya gel türünden tasarrufa çağrı var, ama hemen onun ardından da şu televizyonu al, otomobilini değiştir gibi bize "daha fazla tüket" diyen reklamlar var. Hepimizin kafası karışıyor. Elimize geçen para zaten malum. Hem daha çok tasarruf, hem de daha çok tüketmek nasıl olacak?
* Para harcamak kültür ister. Sermaye birikimi ve aç gözlülüğün bir elde toplanmasının sonucu ortada! Bir gün boğazın görüntüsünü mahveden beton yığınlarına bakıyorduk. Onları yok etmenin imkanı olmadığına göre şöyle bir öneri geliştirdik. Bari bütün binaları kaplayacak şekilde sarmaşık dikmek zorunlu kılınsa da o çirkinlikler sarmaşıkların arkasında kaybolsa!

Televizyon izleyicisinin en sevdiği dizilerin başında yer alan Bizimkiler'in Sedat beyi Salih Kalyon, aynı zamanda bir TÜKODER üyesi. Derneğe gelen başvurulara firmaların verdiği yanıtlar, onu çok eğlendiriyor.
* Bir tüketici, Japon Zipa Zipa gaz sobası almış. Koku yapmasından şikayetçiydi. Firmadan gelen kişi, "sobayı yaktığınız oda çok küçük, o yüzden hava sirkülasyonu yok," demiş. Yani sobayı yakacaksın, salona taşıyacaksın, kapıyı pencereyi açıp hava sirkülasyonu sağlayacaksın. Bu arada olanca soğuk hava içeri girecek. Ev daha beter buzdolabı gibi olacak. İşe bakın!
* Derneğimize gelen bir diğer şikayet televizyonla ilgiliydi. Adamın televizyonunun camı çatlamıştı. Televizyonun sahibi mağazaya durumu ilettiğinde "hangi programı izliyordunuz?" diye bir soruyla karşılaşmış. Yani kırmızı noktalıyı izliyorsan, utancından çatlamış olabilir televizyon.
* Ben Adapazarı'nda öğrenciyken Unıroyal lastik fabrikası kuruldu. Yıllar sonra bir komedyen, "Adapazarı'nda artık patates yerine Toyota'lar çıkacak," dedi. Şimdi Etiler kavşağına gökdelenleri dikti, oradan Toyota'lar geçemiyor.

Leman dergisi yazarı Vedat Özdemiroğlu:
* Ben küçükken Türkiye'de tek tip bir silgi vardı. Hani şu yeşil renk olanlar. Şimdi tırtıllısı, Ninja'lısı, kokulusu, şusu busu. Yahu alt tarafı alıyorsun ve siliyorsun!
* Birgün aynı dergide çalışan bir arkadaşımla Türk müziğinden sözettik. Konuşmanın etkisiyle eve giderken
Tamburi Cemil Bey'in bir kasedini aldım. Kaseti teybe koydum, hiç ses yok. Başta boşluk vardır diye pek önemsemedim, ama aradan 15 - 20 dakika geçti, hala ses yok. Ön yüzü bitti diğer yüzünü çevirdim, orada da hiç ses yok. Herhalde Tamburi Cemil Bey'in tambur çalmadığı bir kasetti. Bayağı kafamı dinlemiş oldum. Geri götürdüğümde hemen değiştirdiler, ama orijinal ambalajından çıkardığım kaset neden böyle olsun? Acaba aynısını Alman tüketicisine yapabilirler mi?
* Askerdeyken bir kitap okuyordum. Kitabın yarısına geldikten sonra birden "ben bunları biliyorum," hissine kapıldım. Önce acaba kitaba kendimi çok kaptırdığım için olacakları sezmeye mi başladım diye düşündümse de sonradan durum anlaşıldı. Meğer kitabın ilk yarısı iki kez basılmış, ikinci yarısı ise yok.

Geçen yılki 15 mart Dünya Tüketiciler Günü'nü 2 günlük uluslararası bir seminerle kutlayan Tüketiciyi Koruma Derneği TÜKODER, bu yıl şen şakrak bir kutlamayı yeğledi.
14 mart gecesi Kadıköy'de düzenlenen geniş katılımlı, şarkılı - türkülü Tüketici Şenliği'nin ardından, 15 marttaki panelin konusu "Mizah ve Tüketim"di.
Panele konuşmacı olarak katılan ünlü mizah yazarları Kandemir Konduk ve Necef Uğurlu, Bizimkiler dizisinin Sedat beyi Salih Kalyon, karikatürist Tan Oral ve Leman dergisi yazarı Vedat Özdemiroğlu, önemli mesajlar verirken, dinleyicileri de gülmekten kırıp geçirdiler.
Bugünkü köşemi tümüyle o toplantıya ayırıyorum. Konuşmacıların birbirlerine takılmalarını, lafı birbirlerinin ağzından alıp espriyi devam ettirmelerini aktaramasak da, bu köşenin elverdiği ölçüde toplantının havasını yakalayabilirsiniz.

"Madem her derde deva buluyorlar. Yazalım hepimiz dilekçeler, fakslar... Şu Susurluk olayını da çözüversinler! İzleyici bu tür programlar için platformlar oluşturup pasif direniş yapmalı!"
Ünlü mizah yazarı Necef Uğurlu:
* Ben çok dikkatli tüketmek zorunda olan bir memur ailesinin çocuğuydum. Annem hep, "aman evladım dikkat edelim, darboğazdayız," derdi. 12 - 17 yaş arası özel okulda okudum ve hep bu lafı duydum. Üniversite böyle geçti. Derken evlendim. Eşim sanatçı olduğu için yine darboğazdaydık. Çocuk oldu, gene darboğazdaydık. Bu ne uzun darboğazmış ki, hala ucunu görebilmiş değilim.
* Çok sistemli bir Salı Pazarı tüketicisiyim. Tam birşey bulup elime alıyorum ki, bir kolundan da 38 beden birisi tutmuş. İkimiz de çekiştirirken, "size olmaz küçük," lafını duyunca müthiş sinirleniyorum. Evet ben kilolu olabilirim, ama belki başkasına hediye alacağım!
* Ben pazarlık yapmaya bayılırım. Pazarda çok hoş insan ilişkileri var. 700 bin liradan kapı açılır, 400 bine indirirsiniz. Tam karlı bir alışverişti diye sevinirken, aslında o malın gerçek fiyatının 150 bin lira olduğunu öğreniverirsiniz.
* Çocukluğumda ve gençliğimde ablamın eskilerini giyerdim. Hala bu alışkanlığımdan vazgeçmiş değilim. Yurt dışında yaşıyor, eskilerini torbayla bana gönderir. Orasını burasını düzeltir giyerim. Ama hediyede paraya kıyarım.
* Oğlum daha yeni tüketici. Geçen gün markette görüp istedi. 1 milyon 200 bin liralık zort aldık. Meğer bu bir başlangıçmış. Onun bir büyüğü 3 milyon, bir boy daha varmış, o da 6 milyon derken, fiyatı 20 milyon lira olan megazort'lara kadar ulaştık. Marketteki 1 milyon 200 bin liralık zort tuzağına düşmemizin maliyeti şöyle: Evimizde şu anda 30 - 40 milyon liralık boy boy zortlar var.
* Reklamın müthiş etkisi var. Geçen gün haberlerde polis - çevik kuvvet ve robocoplar denildiğini duydum. Devlet biçimini bile etkilemiş reklamlar. Yarın öbürgün, megazortlar da polis ve çevik kuvvetin yanında yer alırsa hiç şaşmam!.
* Bir bankanın reklamı var. Ne zaman o bankaya gitsem, alt katta bir yerleri var, beni yaka paça oraya götürüp kütürdeterek yıkayacaklarını düşünüyorum. O reklam yüzünden bankadaki hesabımı kapattım.
* 12,5 milyon aç insanın yaşadığı bir ülkede, kaplumbağaları sevecek lüksümüzün olmadığını düşünüyorum. Yanlış anlaşılmasın onlara düşman değilim. Ama öncelikler farklı. Örneğin ben gökteki kirliliğe çok üzülüyorum.
* (Felaket tellallığı yapan programlar hakkında ne düşündüğünün sorulması üzerine) Bunların tümünü aynı prodüksiyon şirketi yapar. Bu programlar çok ucuza yapılıyor. Yapımcısı için tatlı kar kapısı. Televizyonlar için ucuz program. Mesela Hülya Koçyiğit'in Son Çare diye bir programı var. İşiniz Danıştay'dan, Yargıtay'dan mı döndü! Son Çare'ye başvur, hemen çözülüyor. Benim aklıma Susurluk olayı geliyor. Hülya Koçyiğit'e başvuralım hep birlikte. Fakslarla, telefonlarla... Susurluk olayını çözsün bakalım, hadi onu da çözsün de görelim! Eğer bu tür programlara tepki duyuyorsanız, izleyici olarak platformlar oluşturup pasif eylemler yapmalısınız.

Şu günlerde televizyondaki Mahallenin Muhtarları dizisiyle bizi güldüren ünlü mizah yazarı Kandemir Konduk:
* Yıllarca uğraşıp didindikten sonra sonunda 80 m2'lik bir ev sahibi olduk. Çıldırtan tamircilerle maceramız da işte böyle başladı. Yatak odasının lambasını yaktığımızda balkonunki de kendiliğinden yanıyordu. Usta çağırdık, tamir edemeyince "olsun abi farketmez" diyerek işin içinden sıyrıldı. Tuvaletin kapısını açtığınızda klozete çarpıyordu. Salon parkelerinin 3 sırası boyuna, dördüncüsü enine döşenmişti. İkisi için de ayrı ayrı ustalar çağırdık, yine aynı yanıtı aldık: "Olsun abi farketmez!" Bir paket fayansı kamyondan indirirken kırdılar. İçerde çalışırken mutfağın mermerini hallettiler. "Olsun abi"lerin arkası hiç kesilmiyordu. Bunlara neden usta dendiğini zaten hiçbir zaman anlayamadım.
* Bir buzdolabı aldık, karlanmaya başladı. Gerçekten "buz" dolabı oldu. Buzluktaki tavuk penguene benzemeye başladı. Evi eskimolar basacak diye korkmaya başladık. Yetkili servis, hemen o gün geleceğini söyleyip ancak 5 gün sonra geldi ve "arızalı çamaşır makinesi nerede?" dedi.
* Eşim 6 yaşındaki yeğeni Hande'ye geçenlerde bir kaban aldı. Hande mağazadan kabanı giyip çıkmış. Eminönü'ne vapura giderken şiddetli bir yağmura yakalanmışlar. Kaban hemen oracıkta çekmiş. Kollar kısalıvermiş. Derhal mağazaya geri dönmüşler, ama satıcı pişkin pişkin kızın saçlarını okşayıp, "maaşallah, kızımız ne kadar da çabuk büyümüş," demiş.