Tarımsal sanayi modası geçiyor mu?

Avantajlı mıyız?



     CHP milletvekili seçildikten sonra bütün enerjisini Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği yolunda ilerlemesine hasreden Kemal Derviş, geçenlerde konuşmacı olduğu bir toplantıda "AB her ineğine günde 2 euro sübvansiyon veriyor. Bizim hayvancılığımız bununla nasıl yarışabilir ki? Gelişmiş ülkelerin kendi tarımlarını bu kadar desteklemelerinin önlenmesi lazım" demişti. Daha önce de yurtdışındaki pek çok uluslararası toplantıda Brezilya ve Hindistan gibi gelişmekte olan ülkelerden bakanlar, ABD ve AB'nin tarıma verdiği yüksek sübvansiyonlarla, gelişmekte olan ülkelerdeki tarım ve hayvancılığı nasıl yok ettiğini yana yakıla anlatmışlardı.
     
     Amerika'dan yazan okurum Mustafa Kovalık, epeydir kafama takılan bir konuyla, tarımımızla ilgili fikir jimnastiği yapıyor. Yazdıkları bilinmeyenler değil, ama Mustafa Bey'in e - postasını okuyuncaya kadar, tarımda sanayileşmemiş olmamızın bizim için şans olabileceğini de düşünmemiştim doğrusu. Buna karşılık ben de Mustafa Bey gibi, ABD ve AB ülkelerindeki tarımsal sanayi modeline benzer bir modelin, Türkiye için kesinlikle çözüm olmadığına emindim:
     "Sayın Meral Hanım,
     Tarımımız kötü durumda. Yöntemimiz de şimdiye kadar yanlıştı. Verimlilik derseniz tabii ki bizde çok düşük. Ama ben sizi başka taraflara çekmek istiyorum: Biz 1950'ler sonrasının tarımda sanayileşme trenini yakalayamadık. Bugün pek çok sanayici ve uzman kişi, bu süreci yaşamamız gerektiğini iddia ediyor. Ancak ben ABD'deyim ve buradan bakınca tarımsal sanayi modasının geçmekte olduğunu görüyorum.
     
     Buna karşılık ABD'de hızla gelişen, Avrupa'da ise çoktan gelişmiş bir organik (genel anlamda konvansiyonel) tarım bilinci dikkatimi çekiyor. Bir örnek vereyim: İspanya ve İtalya'daki zeytin ağaçlarının düzenliliği ile bizimkiler kıyaslanamaz bile. Ama geçen sene sanırım Avrupa Birliği konunun çok ciddi tehlike arz ettiğine işaret ederek ve ağaçların doğal dokuyu yok ettiği (endüstriyel olduğu için) gerekçesiyle bu 2 ülkeden üretimi denetlemelerini ve bazı ağaçları sökmelerini talep etmişti.
     Görünen o ki, akıllı, bilgili, sağlığını ve dünyasının geleceğini düşünen tüketici giderek organik ürüne yönelecek. Organik ürünün özellikleri, onu sanayileşmeden ari kılar.
     
     Biz seri üretici değiliz diye yakınırken, bir de baktık dünyadaki eğilim tersine dönüyor. Ve biz aslında fevkalade avantajlı bir duruma geçiyoruz. Çünkü günde 30 kilo hormonlu, antibiyotikli, zehirli, ilaçlı vs. süt üreten bir ineğiniz olmaktansa, günde 5 - 10 litre tamamen saf süt üreten inek daha çok kazandıracak. Çünkü ürünlerin fiyatları arasındaki fark gitgide açılacak. Bence burada kalalım.
     Geleneksel aile tarımı, bizim gibi gelişmekte olan ülkeler için en iyi çözüm. Haa unutmadan, çok saygın birçok iktisatçı üretim ölçeği ve verimlilikle ilgili ilginç tezler ileri sürüyorlar. Gelişmekte olan ülkelerde bu ikisi arasında negatif bir korelasyon olduğunu savunuyorlar. Çoğu uzmana göre gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde tarım için farklı projeler geliştirilmeli, farklı modeller uygulanmalı. Zira gelişmekte olan ülkelerde toplumun her kesimi verimsizlikle boğuşuyor, çoğu piyasalar verimsiz."
     Tarım ve hayvancılıkla ilgili yeni projeler, AKP hükümetinin gündeminde ön sıralarda yer almalı. Organik tarım Türkiye'de de gelişiyor ve daha da gelişecek, ama yoksullaşan kitleleri kendi köyünde doyurmak adına küçük ölçekli geleneksel tarım projeleri derhal devreye sokulmalı. Yalnız bir şartla: Batı'nın serbest ticaret maskesi altında bize dayattığı bol sübvansiyonlu, bol hormonlu ucuz tarım ürünlerinin ithalatı da mutlaka sınırlandırılmalı.