Yemek ve kanser arkadaşım Arman Kırım’ın ardından...

Yemek ve kanser arkadaşım Arman Kırım’ın ardından...

Arman Kırım’ı 20-25 yıldır tanırım; ancak arkadaşlığımıza vesile olan ikimizin de yemek merakıdır.
Onun Prof. Dr. Arman Kırım olarak konuşmacı, benim de o konuşmaları izleyen gazeteci olarak, değişik toplantılarda biraraya geldiğimiz yıllarda bir türlü ısınamamıştım Arman’a. Egosu yüksek, tepedan bakan halinin ötesine geçememiştim. Satış rekorları kıran meşhur kitabı Mor İnek’e yazdığında bile...
Sonra Hürriyet’teki enfes yemek yazıları başladı. Hayatı daha renkli ve keyifli yaşamayı özendirirken, aynı zamanda Arman’ın zengin dünyasının derinliklerine de yolculuk yaptıran yazılardı onlar. Buna rağmen, o dönemde yazdığı iş dünyasına dönük kitaplarıyla ilgilenmedim. Taaa ki “Türkiye Nasıl Zenginleşir?” adlı kitabının tanıtımı için beni, 3-4 meslekdaşımla birlikte evine yemeğe davet edinceye kadar...

Arman’la ilk yemek
2007 eylülü, bir Ramazan günü... İftar vakti yolların nasıl kilit olduğu hepimizin malumu. Üstelik evi de Kemer Country’de... Ama Arman Kırım’ın yapacağı yemek kaçırılır mı hiç?
3 saat öncesinden çıktım yola. Dura kalka, kan ter içinde vardık Arman’ın evine... Bize ardarda sunduğu 8-9 çeşit yemeğin her birini heyecanla, gözlerimizin içine baka baka anlatıyordu. O akşam önce Arman’ın yenilikçi Türk mutfağını yaratmak gibi bir iddiası olduğunu gördüm. Saatler geçip de sohbet koyulunca Türkiye’nin nasıl zenginleşeceğine, firmaların nasıl fark yaratabileceğine dair müthiş yaratıcı fikirlerin beyninde hoplayıp zıpladığını farkettim.
İşte o yemekle birlikte Arman’la arkadaş olduk. Hatta ben, ona yemek pişirmeye bile cüret ettim. Eşi Yudum, kızı Zeynep, benim kızım Doğa, Osman (Ulagay) ve birkaç dostumuzla gerek onun, gerekse bizim evde lezzet yolculuklarına çıktık.

Kemoterapi izinleri
Bu arada o kanserle boğuşuyordu. Geniz kanseri karaciğerine metastaz yapmıştı. Sürekli kemoterapiye gidiyor, kan tahlilleri yaptırıyor; ama hayatı da en keyifli haliyle yaşamaya devam ediyordu. Kemoterapi seanslarına ara verildiğinde Yudum ve Zeynep’le dünyanın en güzel köşelerine seyahat ederek, denize girip lezzetiyle fark yaratan lokantalarda yemek yiyorlardı.
Geçen yıl kanser olduğumu ilk tahmin edenlerden biri Arman’dı. Gazetede bir haftalık izin yazısını görür görmez, sabah erkenden “Hayrola, bir tuhaflık var bu izinde?” diye aramıştı. Kanser olduğumu öğrenince de derhal, beyninde bu konuyla ilgili depolanmış bütün bilgileri süzgeçten geçirip, bana tavsiyelerde bulunmuştu:

Onkoloğumuz aynı
“Kanser lenflere atlamamış olsa da sakın peşini bırakma. Mutlaka bir medikal onkoloğun olmalı. Ve bu onkolog da mutlaka, beni hayatta tutan Prof. Dr. Gökhan Demir olsun. Sakın başkasına gitmeyeceksin; tamam mı?”
Dur Arman, daha ameliyat bile olmamışım. Ne onkoloğu, ne Gökhan Demir’i?
Ama Arman’ı durdurmak mümkün mü? Osman’ı da ayrıca arayıp, sıkı sıkı aynı tembihlerde bulunmuştu.
6-7 ay kadar önce Arman’ın kemiklerinde de metastaz tespit edildi. Yılbaşının hemen öncesinde onunla son yemeğimizi yedik. Geçen çarşamba günü 3 aylık rutin muayene için Gayrettepe Florance Nightingale’e gittiğimde, onkoloğum Gökhan Demir’den (Tabii ki onkoloğumuz aynı olmuştu) Arman’ın üst katta yattığını ve durumunun kötü olduğunu öğrendim. Aynı çatı altdındaydık, ama yanına gidip de vedalaşamadım.
Güle güle Arman’cım. Ağzımıza nadide bir tad her girdiğinde, seni hatırlayacağız. Ve en kısa zamanda senden öğrendiğimiz tariflerle mükellef bir sofra hazırlayıp, şerefine kadeh kaldıracağız.
Not: Arman’la yemek pişirme seanslarımızı, Milliyet Pazar’a yazacağım.