"Yenilik yapamayan, malını satamaz"

Meral Tamer

75 kişinin işten atılmasını önlediler
Electrolux'un Başkanı Johansson'a göre Alman işçisini daha düşük ücretle çalışmaya razı etmeden, Alman ekonomisini canlandırmak mümkün değil.
Yüksek işçi ücretleri, Alman sanayiinin üzerinde uzunca bir süredir Demokles'in Kılıcı gibi sallanıyor. Pek çok köklü Alman firması, saati 45 marka varan işçi ücretleri karşısında direnemeyip, çıkar yolu Almanya'ya bye - bye demekte buluyor.
Electrolux'un Yönetim Kurulu Başkanı Leif Johannson da, Köln'deki basın toplantısında Alman ekonomisinin nasıl canlanabileceği yolunda kendisine yöneltilen soruları, Alman işçisinin yüksek ücret talebinden vazgeçmesine bağladı:
"Alman ekonomisinin nasıl canlanacağına ilişkin kafa yormak bence gereksiz. Çünkü hangi önlem alınırsa alınsın, durgunluk bir türlü aşılamıyor. Alman tüketicisi, psikolojik olarak satın alma tercihine yönelemiyor.
Bence Alman ekonomisinin canlanıp canlanamayacağını, Alman işçisinin kararı belirleyecek. Ve gerek sendikalar gerekse işçiler, daha düşük ücretle çalışmaya ikna edilmeden, Alman ekonomisinde istikrarlı bir canlanmanın görülmesi mümkün olmayacak."
Johansson'un ne kadar haklı olduğunu, 95 milyar mark cirola dev Alman sanayi grubu Siemens'in, faaliyetlerini hızla Almanya dışına taşıma çabası da gösteriyor.
Bu arada AEG Yönetim Kurulu Başkanı Carlhanns Damm da, Alman işçisine bu konuda örnek olabilecek bir gelişmeden söz etmeden geçemedi. AEG tesislerinden birinde, yılbaşında yapılacak zamla birlikte 75 kişinin işten çıkartılmasına karar verilmiş. Ancak diğer çalışanlar toplanıp, ücretlerine yapılacak yüzde 7'lik artıştan vazgeçme kararı almışlar. Karşılığında da AEG yönetiminden arkadaşlarının işten çıkarılmamasını istemişler. Yönetim de kabul etmiş.
Taa Çin'e kadar gitmeye gerek yok. Almanya'nın üç adım ötesindeki Çekoslavakya, Macaristan ve Polonya gibi ülkelerde bile işçiler Almanya'dakinin onda bir fiyatına, yani 4 - 5 marklık saat ücretiyle çalışmaya seve seve razıyken, AEG'dekine benzer örneklerin önümüzdeki dönemde Almanya'da tekrarlanmasına galiba sık sık tanık olacağız.

Damm: "Toplumdaki hızlı değişimden daha da süratli innovasyon yapamayan, sık sık yeni ürünler geliştiremeyen kuruluşlar, pazardan silinmeye mahkum."
AEG'nin Başkanı'na göre "marketing"le satış yapma dönemi, artık geride kaldı
"Gençlere daha fazla kulak verelim. Ve onları ne kadar az anlayabiliyorsak, o kadar daha fazla haklı olduklarını unutmayalım."
Köln'de geçen hafta yapılan dünyanın en büyük beyaz eşya fuarı Domotechnica ile ilgili olarak anlatacaklarım hala bitmedi.
Cumartesi ve pazar günkü köşemin tümünü bu fuarla ilgili izlenimlerime, Electrolux'un bir ve iki numaralı yöneticileriyle yaptığım görüşmelere ve birbirinden ünlü dünya markalarına sahip İsveç'te, sanayinin yüzde 65'ini elinde tutan, Electrolux'un sahibi Wallenberg ailesine ayırmıştım.
Bugün de sizlere, Electrolux tarafından 3 yıl önce satın alınan Alman AEG'den sözetmek ve AEG'nin Yönetim Kurulu Başkanı Carlhanns Damm'ın basın toplantısından bazı kesitler vermek istiyorum.
Carlhanns Damm, artık dünyada pazarlama yoluyla satış yapma, pazar payını arttırma ya da koruma devrinin kapandığının özellikle altını çiziyor. Kuruluşların ve markaların ayakta kalmalarının ancak "innovasyon"la mümkün olabileceğini vurguluyor.
Üstelik kuruluşların ürün geliştirme hızının, toplumun değişim hızından daha süratli olması gerektiğinin de özellikle altını çiziyor. Bu çerçevede kuruluşlarda gençlerin düşüncelerinin daha fazla dikkate alınması gereğine işaret ediyor ve hatta daha da ileri giderek, "biz onları ne kadar az anlıyorsak, onlar o kadar haklı demektir," diyerek hepimize üzerinde düşünmemiz gereken çok çarpıcı bir mesaj veriyor.
Electrolux'la yapılan evliliğin ardından hem değişik gelir gruplarına, hem de aynı gelir grubu içinde farklı yaşam biçimine sahip olan tüketicilere, çok geniş bir ürün yelpazesiyle hitap edebilecek duruma geldiklerine işaret eden Damm, Electrolux'un AEG'den önce Almanya'da satın aldığı Juno, Zanker ve Progress markalarının yanı sıra yine Electrolux'un sahip olduğu İtalyan
Zanussi ve Electrolux markalarıyla birlikte 1996'da 3,6 milyar mark (yaklaşık 260 trilyon lira) olarak gerçekleşen ciroyla Alman beyaz eşya pazarından yüzde 20'lik pay aldıklarını anlatıyor. Almanya'da çok güçlü olan AEG markasının bu ciro içindeki payı ise yaklaşık yüzde 65. Yani 2,2 milyar mark (yaklaşık 160 trilyon lira).
Almanya dışında tanınmayan Juno, Zanker ve Progress markalarını hariç tutarak bir sıralama yapan Damm, Electrolux'un Avrupa'daki 3 ana markasının AEG, Electrolux ve Zanussi olduğunu, AEG'nin en üst tüketici grubuna hitabeden en kaliteli marka olarak sıralamada tepeye oturduğunu, Electrolux'un daha orta halli tüketiciye yönelirken, İtalyan Zanussi'nin ise ekonomik ürün arayan genç tüketiciyi kendisine hedef kitle seçtiğini anlatıyor.
Damm'ın verdiği bu son bilgiler, AEG'nin Türkiye'de bugüne kadarki performansını yakından izleyen bir gazeteci olarak beni hayrete düşürse de, Köln'deki Electrolux üst yöneticileri tarafından da doğrulanıyor. Electrolux'un 2 numaralı yöneticisi Lennart Ribohn, Profilo'nun Türkiye'de AEG imajını maalesef aşağı çektiğini, bundan böyle AEG'nin gerek Almanya'da gerekse Avrupa piyasasında sahip olduğu marka imajını Türkiye'de de yerleştirmeye çalışacaklarını söylüyor.

Electrolux'un Türkiye Direktörü Henrik Lundberg, Kemer yakınlarındaki Beycik Yaylası'na çıktıkları bir gün, bir köy evinde Aygaz tüpüyle çalışan 1921 model Electrolux buzdolabıyla karşılaşınca bir an için hayal gördüğünü zannetmiş.
Henrik Lundberg, Electrolux'ün Türkiye Direktörü. 10 yıldır Türkiye'de. Türkçeyi gayet iyi anlıyor, yine de konuşurken İngilizceyi tercih ediyor. Ama "hayret bir şey," ya da "gözlerime inanamıyorum" türünden şaşkınlık ifadelerini, İngilizce konuşmasının arasına mutlaka Türkçe sıkıştırmayı ihmal etmiyor.
Hiç Türkçe bilmeyen bir yabancı dostunun İstanbul'da kedisi için kasaptan et almak istediğinde kasaba "miyav miyav" diyerek derdini anlatmaya çalışışını, kasabın ise kedi eti istendiğini düşünüp, hafif de öfkelenerek, "hayır hayır bayım, burada sadece meeee ve mooo bulunur" diye yanıt verişini Lundberg'den dinlemenizi mutlaka tavsiye ederim!
Elecrolux'ta kapıdan kapıya elektrik süpürgesi pazarlayarak işe başlamış. Zaten Electrolux'ta çalışmak istiyorsanız, sizi önce kapıdan kapıya satışlarda deniyorlarmış. Eğer başarılı olursanız işe alınıyormuşsunuz. Bunu duyunca şaşırmadım dersem yalan olur. Elektrik süpürgesi neyse de, kapıdan kapıya buzdolabı ya da çamaşır makinesi satıldığını düşünebiliyor musunuz!
Ama sonradan anladım ki Electrolux'un sadece beyaz eşya bölümü yok. Oteller ve lokantalar için de mutfak teçhizatı, çamaşırhane, minibar v.s. üretiyor. Ve bu durumda kapı kapı dolaşarak ürün pazarlamak, Electrolux camiası için hayatın bir parçası oluyor.
Nitekim Henrik Lundberg, yakın çalışma arkadaşı Nazım Çınar'la birlikte
sanırım hala bu tür faaliyetler içinde. Birkaç yıl önce Merit Otel Grand Azur'a yine böyle mal satmak için gidip - gelirken, otelin müdürü Ömer Ohri'yle iyi dost olmuşlar. Ömer bey onları Kemer yakınlarındaki Beycik Yaylası'na götürmüş.
Orada küçücük bir eve gitmişler. Yaylanın nefes kesen büyüleyici ortamında yiyip içerken Lundberg buz almak için mutfağa gitmiş. Bir de ne görsün? Aygaz tüpüyle çalışan yıllanmış bir Electrolux buzdolabı. Gözlerine inanamamış. Yemeyi - içmeyi bırakıp buzdolabının başına üşüşmüşler. Dolabın orasına burasına bakarken 1921 yılından kalma olduğunu görmüşler.
Ve o tarihten sonra Lundberg, Türkiye'ye 1920'lerde giren Electrolux'ların peşine düşmüş. Haa unutmadan! Bu arada Beycik Yaylası'nda kendine bir köy evi de satın almış. Şimdi baharda ve yazları fırsat buldukça gidiyor. Hatta İsveç'ten konuklarını davet edip Beycik Yaylası'ndaki köy evinde partiler bile veriyor.
Antika Electrolux'lara gelince... Ankara'da emekli bir büyükelçinin evinde 1914 model bir başka Electrolux bulmuşlar. Yine çalışır durumda. Hatta doğalgaza bile bağlanmış. Onu alıp yerine tüm evin beyaz eşya gereksinmesini son model Electrolux'larla yenilemeyi önermişlerse de büyükelçi kabul etmemiş.
Anlayacağınız Henrik Lundberg, Türkiye'de yaşamaktan çok memnun. Türkiye'de bulunduğu 10 yıl içinde gözlediği değişimi ise "hayret verici" buluyor ve beni de ikna etmek için Türkçe olarak "düşünsene Meral hanım, ben geldiğimde Türkiye'de tek bir televizyon kanalı, 2 tane de radyo vardı. McDonalds bile Türkiye'ye benden sonra geldi...." diyor,
McDonalds'ın herhangi bir ülkeye gitmesinin, yabancı sermayının o ülkeye bakışını değiştirmesi açısından çok önemli olduğunu duyardım da pek inanasım gelmezdi. Ama en azından Lundberg için bir ülkenin değerlendirilmesinde gerçekten önemli bir mihenk taşı olduğuna inandım.
Electrolux'un Türkiye Direktörü Henrik Lundberg, Kemer yakınlarındaki Beycik Yaylası'na çıktıkları bir gün, bir köy evinde Aygaz tüpüyle çalışan 1921 model Electrolux buzdolabıyla karşılaşınca bir an için hayal gördüğünü zannetmiş.
Henrik Lundberg, Electrolux'ün Türkiye Direktörü. 10 yıldır Türkiye'de. Türkçeyi gayet iyi anlıyor, yine de konuşurken İngilizceyi tercih ediyor. Ama "hayret bir şey," ya da "gözlerime inanamıyorum" türünden şaşkınlık ifadelerini, İngilizce konuşmasının arasına mutlaka Türkçe sıkıştırmayı ihmal etmiyor.
Hiç Türkçe bilmeyen bir yabancı dostunun İstanbul'da kedisi için kasaptan et almak istediğinde kasaba "miyav miyav" diyerek derdini anlatmaya çalışışını, kasabın ise kedi eti istendiğini düşünüp, hafif de öfkelenerek, "hayır hayır bayım, burada sadece meeee ve mooo bulunur" diye yanıt verişini Lundberg'den dinlemenizi mutlaka tavsiye ederim!
Elecrolux'ta kapıdan kapıya elektrik süpürgesi pazarlayarak işe başlamış. Zaten Electrolux'ta çalışmak istiyorsanız, sizi önce kapıdan kapıya satışlarda deniyorlarmış. Eğer başarılı olursanız işe alınıyormuşsunuz. Bunu duyunca şaşırmadım dersem yalan olur. Elektrik süpürgesi neyse de, kapıdan kapıya buzdolabı ya da çamaşır makinesi satıldığını düşünebiliyor musunuz!
Ama sonradan anladım ki Electrolux'un sadece beyaz eşya bölümü yok. Oteller ve lokantalar için de mutfak teçhizatı, çamaşırhane, minibar v.s. üretiyor. Ve bu durumda kapı kapı dolaşarak ürün pazarlamak, Electrolux camiası için hayatın bir parçası oluyor.
Nitekim Henrik Lundberg, yakın çalışma arkadaşı Nazım Çınar'la birlikte
sanırım hala bu tür faaliyetler içinde. Birkaç yıl önce Merit Otel Grand Azur'a yine böyle mal satmak için gidip - gelirken, otelin müdürü Ömer Ohri'yle iyi dost olmuşlar. Ömer bey onları Kemer yakınlarındaki Beycik Yaylası'na götürmüş.
Orada küçücük bir eve gitmişler. Yaylanın nefes kesen büyüleyici ortamında yiyip içerken Lundberg buz almak için mutfağa gitmiş. Bir de ne görsün? Aygaz tüpüyle çalışan yıllanmış bir Electrolux buzdolabı. Gözlerine inanamamış. Yemeyi - içmeyi bırakıp buzdolabının başına üşüşmüşler. Dolabın orasına burasına bakarken 1921 yılından kalma olduğunu görmüşler.
Ve o tarihten sonra Lundberg, Türkiye'ye 1920'lerde giren Electrolux'ların peşine düşmüş. Haa unutmadan! Bu arada Beycik Yaylası'nda kendine bir köy evi de satın almış. Şimdi baharda ve yazları fırsat buldukça gidiyor. Hatta İsveç'ten konuklarını davet edip Beycik Yaylası'ndaki köy evinde partiler bile veriyor.
Antika Electrolux'lara gelince... Ankara'da emekli bir büyükelçinin evinde 1914 model bir başka Electrolux bulmuşlar. Yine çalışır durumda. Hatta doğalgaza bile bağlanmış. Onu alıp yerine tüm evin beyaz eşya gereksinmesini son model Electrolux'larla yenilemeyi önermişlerse de büyükelçi kabul etmemiş.
Anlayacağınız Henrik Lundberg, Türkiye'de yaşamaktan çok memnun. Türkiye'de bulunduğu 10 yıl içinde gözlediği değişimi ise "hayret verici" buluyor ve beni de ikna etmek için Türkçe olarak "düşünsene Meral hanım, ben geldiğimde Türkiye'de tek bir televizyon kanalı, 2 tane de radyo vardı. McDonalds bile Türkiye'ye benden sonra geldi...." diyor,
McDonalds'ın herhangi bir ülkeye gitmesinin, yabancı sermayının o ülkeye bakışını değiştirmesi açısından çok önemli olduğunu duyardım da pek inanasım gelmezdi. Ama en azından Lundberg için bir ülkenin değerlendirilmesinde gerçekten önemli bir mihenk taşı olduğuna inandım.
Electrolux'un Türkiye Direktörü Henrik Lundberg, Kemer yakınlarındaki Beycik Yaylası'na çıktıkları bir gün, bir köy evinde Aygaz tüpüyle çalışan 1921 model Electrolux buzdolabıyla karşılaşınca bir an için hayal gördüğünü zannetmiş.
Henrik Lundberg, Electrolux'ün Türkiye Direktörü. 10 yıldır Türkiye'de. Türkçeyi gayet iyi anlıyor, yine de konuşurken İngilizceyi tercih ediyor. Ama "hayret bir şey," ya da "gözlerime inanamıyorum" türünden şaşkınlık ifadelerini, İngilizce konuşmasının arasına mutlaka Türkçe sıkıştırmayı ihmal etmiyor.
Hiç Türkçe bilmeyen bir yabancı dostunun İstanbul'da kedisi için kasaptan et almak istediğinde kasaba "miyav miyav" diyerek derdini anlatmaya çalışışını, kasabın ise kedi eti istendiğini düşünüp, hafif de öfkelenerek, "hayır hayır bayım, burada sadece meeee ve mooo bulunur" diye yanıt verişini Lundberg'den dinlemenizi mutlaka tavsiye ederim!
Elecrolux'ta kapıdan kapıya elektrik süpürgesi pazarlayarak işe başlamış. Zaten Electrolux'ta çalışmak istiyorsanız, sizi önce kapıdan kapıya satışlarda deniyorlarmış. Eğer başarılı olursanız işe alınıyormuşsunuz. Bunu duyunca şaşırmadım dersem yalan olur. Elektrik süpürgesi neyse de, kapıdan kapıya buzdolabı ya da çamaşır makinesi satıldığını düşünebiliyor musunuz!
Ama sonradan anladım ki Electrolux'un sadece beyaz eşya bölümü yok. Oteller ve lokantalar için de mutfak teçhizatı, çamaşırhane, minibar v.s. üretiyor. Ve bu durumda kapı kapı dolaşarak ürün pazarlamak, Electrolux camiası için hayatın bir parçası oluyor.
Nitekim Henrik Lundberg, yakın çalışma arkadaşı Nazım Çınar'la birlikte
sanırım hala bu tür faaliyetler içinde. Birkaç yıl önce Merit Otel Grand Azur'a yine böyle mal satmak için gidip - gelirken, otelin müdürü Ömer Ohri'yle iyi dost olmuşlar. Ömer bey onları Kemer yakınlarındaki Beycik Yaylası'na götürmüş.
Orada küçücük bir eve gitmişler. Yaylanın nefes kesen büyüleyici ortamında yiyip içerken Lundberg buz almak için mutfağa gitmiş. Bir de ne görsün? Aygaz tüpüyle çalışan yıllanmış bir Electrolux buzdolabı. Gözlerine inanamamış. Yemeyi - içmeyi bırakıp buzdolabının başına üşüşmüşler. Dolabın orasına burasına bakarken 1921 yılından kalma olduğunu görmüşler.
Ve o tarihten sonra Lundberg, Türkiye'ye 1920'lerde giren Electrolux'ların peşine düşmüş. Haa unutmadan! Bu arada Beycik Yaylası'nda kendine bir köy evi de satın almış. Şimdi baharda ve yazları fırsat buldukça gidiyor. Hatta İsveç'ten konuklarını davet edip Beycik Yaylası'ndaki köy evinde partiler bile veriyor.
Antika Electrolux'lara gelince... Ankara'da emekli bir büyükelçinin evinde 1914 model bir başka Electrolux bulmuşlar. Yine çalışır durumda. Hatta doğalgaza bile bağlanmış. Onu alıp yerine tüm evin beyaz eşya gereksinmesini son model Electrolux'larla yenilemeyi önermişlerse de büyükelçi kabul etmemiş.
Anlayacağınız Henrik Lundberg, Türkiye'de yaşamaktan çok memnun. Türkiye'de bulunduğu 10 yıl içinde gözlediği değişimi ise "hayret verici" buluyor ve beni de ikna etmek için Türkçe olarak "düşünsene Meral hanım, ben geldiğimde Türkiye'de tek bir televizyon kanalı, 2 tane de radyo vardı. McDonalds bile Türkiye'ye benden sonra geldi...." diyor,
McDonalds'ın herhangi bir ülkeye gitmesinin, yabancı sermayının o ülkeye bakışını değiştirmesi açısından çok önemli olduğunu duyardım da pek inanasım gelmezdi. Ama en azından Lundberg için bir ülkenin değerlendirilmesinde gerçekten önemli bir mihenk taşı olduğuna inandım.