DÜNYA MEDYASINDA MÜLTECİ DÜŞMANLIĞI VE IRKÇILIK

Önce bir durum tespiti yapalım:

Türkiye’de son verilere göre; 4 milyon 900 bin göçmen bulunmakta. Bunların 3 milyon 634 bini geçici koruma kapsamında. İçişleri Bakanlığı’nın açıklamalarına göre; sadece İstanbul’da günde ortalama 600 kayıt dışı göçmen yakalandı. Bu yılın ortalarına kadar Türkiye sınırları içerisinde                         yakalanan toplam kaçak göçmen sayısı ise 163 bin.  Suriyeliler hariç, Afganistan, Pakistan, Bangladeş, Özbekistan,  Sri Lanka, Fas, Cezayir gibi ülkelerden Türkiye’ye kaçak yollardan giren göçmenlerin çoğu sınır dışı edildi. 

Peki, neden Suriyeliler hariç? Çünkü Uluslararası kurallara göre; dünyadaki hiçbir ülke, geçici koruma kapsamındaki bir göçmeni sınır dışı edemez. Dolayısıyla her ülke kendi göçmen politikalarını oluşturarak bu soruna çözüm üretmeye çalışıyor.

İstanbul Valiliği bakanlığın belirlediği göçmen politikası üzerinden bunun ilk adımını attı.  Valilik geçtiğimiz günlerde, düzensiz göçle mücadele, kaydı olmayan ya da başka illere kayıtlı olan Suriyelileri konu alan bir basın açıklaması yaptı. Valilik açıklamasında düzensiz göçle gelen 16 bin 423 kaçak göçmenin bakanlığın belirlediği “geri gönderme” merkezlerinin bulunduğu illere, kayıtsız 4 bin 500 Suriyelinin ise “geçici barınma” merkezlerine gönderildiğini belirtti. Başka illere kayıtlı “geçici koruma” kapsamındaki Suriyelilerin kayıtlı bulundukları illere dönüşleri devam ederken, İstanbul’da yatırımı bulunan ve istihdam sağlayan Suriyeliler ile öğrenciler durumlarını belgelendirmeleri ve ilgili mevzuatın öngördüğü şartları taşımaları kaydıyla İstanbul’da ikamet edebilecekler.

***

Dünya medyası da bir süredir göçmen politikaları üzerinden ırkçılık, yabancı düşmanlığı, antisemitizmi tartışıyor. Avrupa göçmen sorununu sadece ülkelerin siyaset ve güvenliği açısından değil,  ekonomik, sosyolojik ve kültürel kimliklerin - belirleyicisi durumunda olması nedeniyle de hayli endişe verici buluyor. 

Almanya bu endişeyi dile getiren ülkelerin başında. Örneğin Başbakan Angela Merkel, antisemitizm ve ırkçılığın Almanya’da arttığına işaret ederek Avrupalılara “Milliyetçilik, ırkçılık, popülizm ve antisemitizmle yüzleşin” çağrısında bulundu. Bütün Avrupalıların nasyonalizm ve popülizme karşı seslerini yükseltmesi gerektiğini belirtti.  Avrupa medyasında Merkel’in “Bizler çok taraflı düşünmeliyiz, tek taraflı değil; global düşünmeliyiz ama ulusal değil,             açık olmalıyız izole değil ve beraber olmalıyız, tek başımıza değil... Bunları yapmak bizim görevimiz” sözleri ise hayli geniş yer buldu.

Amerikan medyası ise Donald Trump hükümetinin Antisemitizm ile Mücadele Özel Temsilciliğini yapan Elan Carr’ın “Antisemitizmin tarihine bakacak olursak, içine girdiği tüm toplumları yok ettiğini görüyoruz” sözlerini sayfalarına taşıdı. Carr’a göre antisemitizm ile mücadele sadece Yahudi cemaatlerini korumak için yapılmıyor. Bu mücadele aynı zamanda toplum ve ülkenin geleceği açısından da önem arz ediyor.

***

Göç ve yabancı düşmanlığı da yine en çok tartışılan sorunların başında geliyor. İki ay önce ABD sınırını geçmeye çalışırken, birbirine sarılmış bir biçimde boğularak hayatını kaybeden Salvadorlu baba- kızın nehrin kıyısına vuran trajik fotoğrafı, sorunun halen devasa boyutlarda olduğunu gösteriyor. The Guardian’ın ilk sayfasında söz konusu habere yer verirken, “Bu fotoğraf ABD’nin göç krizini fark etmesini sağlayabilir mi?” diye sorması boşuna değil. Yabancı düşmanlığı ve ırkçılığı tetikleyen mülteci sorunu küresel bir sorun olduğu içindir ki soruya dolaylı yanıt The Times’dan geldi. Britanya’nın yeni Başbakanı Boris Johnson’ın henüz adayken, göç politikasını paylaşarak. Johnson’un Başbakan olduktan hemen sonra Avam Kamarası’nda gerçekleştirdiği ilk konuşmasında 500 bin yasa dışı göçmene af getirilmesini desteklediğini açıklaması ise, önümüzdeki süreçte mülteci sorununun dünya gündemindeki yerini koruyacağının önemli bir göstergesi.  

Almanya ırkçılığı, Amerikan ve İngiliz medyası da mülteci politikalarının olası sonuçlarını masaya yatırırken, mültecilere kapılarını açan Türkiye’de ırkçılık ve yabancı düşmanlığı yeterince “konuşulmayan” bir sorun olmaya devam ediyor.  Oysa Irak ve Suriye’deki savaş ortamından kaçarak ülkemize sığınmış olan mültecilere ve zaman zaman ülke vatandaşı olan azınlıklara yönelik söylemlerin, özellikle sosyal medyada nefret ve ırkçılığa dönüştürülmesi, üzerinde    ciddiyetle düşünmemiz gereken bir duruma işaret ediyor.

***

Sorun şu ki Türkiye’de nefret ve ırkçılık genellikle ‘yalan haberler’ üzerinden tırmandırılıyor. Bunun en çarpıcı örneği geçtiğimiz günlerde baş gösterdi. İstanbul Valiliği’nin kentte kaydı olmayan Suriyelilerin, kayıtlı oldukları kentlere göndermesi kararı ve kararı eleştiren ilgili derneklerin açıklamaları sonrası yaşandı. Özellikle sosyal medyada doğruluğu olmayan paylaşımlar yabancı düşmanlığını tırmandıracak boyutlara ulaştı. Türkiye’de Suriyeli mültecilerin Türk bayrağını çiğnediği iddiası bir video üzerinden paylaşıldı. Ancak söz konusu videoyu binlerce insan paylaşırken videonun birkaç yıl önce Irak’ın Basra kentinde eylem yapan kişilere ait olduğu ortaya çıktı.

Biliyoruz ki; ırkçılığı tetikleyen şey düşünce yapısı ve önyargılardır. Ve yine biliyoruz ki; bu topraklarda asırlarca din, dil, ırk ayrımı yapmaksızın yaşandı. Buna rağmen ırkçılığın, yabancı düşmanlığının ve nefret suçunun ağır sonuçlarını tecrübe edinmiş bir milletiz. Dolayısıyla önümüzde ciddi bir sorun var. Sosyal medyanın yaydığı sorumsuz paylaşımlara, insanlık dışı yalan haberlere karşı mücadele etmek zorundayız. Medyanın bu konudaki sağduyusu, şiddeti tırmandıran haberlere itibar etmemesi, sosyal medyanın yalan haberlerini teşhir etmesi tam da bu nedenle önemlidir.

Dünyada insanlık onurunu zedeleyen, toplumları birbirinden ayıran “cehaletin örgütlü hali” daima tehlikeli sonuçlar doğurmuştur. Martha Gellhorn’un “Savaşın yüzü” adlı kitabında yer alan “milyonların bir yalanla ayaklanmaya, diğer bir yalanla yatışmaya hazır  olduklarını gördüm.” sözleri bu açıdan önemlidir.

Medyanın görevi; dünyayı karanlığa sürükleyen ırkçılığa, yabancı düşmanlığına, nefret söylemi ve suçlarına en önemlisi de yalana karşı bir duruş sergilemek olmalıdır.  Demokratik bir ülkede birlikte yaşama kültürü, toplum olma becerisi bunu gerektirir. Diğer türlü açın bakın tarihe, tarih toplum olma becerisine sahip olmayan ülkelerin yıkımlarıyla doludur.