İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Rusya’nın Avrupa hududunda olup da Sovyetler Birliği’nin bir parçası, yani Rus sömürgesi haline gelmeyen tek ülke Finlandiya’dır.
Finlandiya ne Sovyet oldu, ne NATO’ya girdi, ne de İskandinav ülkelerinin meydana getirdiği işbirliği topluluğunun bir parçası. Beş milyon nüfuslu bu küçük kuzey ülkesi tarafsız kaldı.
Rus komşusu için bir tehdit oluşturmamayı, onu anlamayı, onun hallerine saygı göstermeyi becerdi. Karşılığında Rusya ona dokunmadı. Bu politika sayesinde Finlandiya, Soğuk Savaş fırtınasını en iyi atlatan ülkelerden biri oldu.
Nükleer dehşet dengesinin ürkütücü yıllarının en büyük dış politika başarı öykülerinden biridir bu.
Finlandiya’nın tarafsızlığı ya da Rusya tarafından tarafsız hale getirilmesine verilen isim Finlandiyalılaşmak veya (aşağılamak istiyorsanız) Finlandiyalılaştırılmak’tır.
Finlandiya’nın bugün dünyanın en zengin ve uygar ülkelerinden biri olmasının arkasındaki önemli nedenlerden biri bu dış politikadır.

Bir ara yıldızı parlar gibi oldu...
Bir ülkenin bulunduğu yer dış politikasını tayin eden en önemli faktörlerden biridir. Dış politikanın en önemli amacı ise ülkenin refah ve güvenine katkıda bulunmaktır.
Ahmet Davutoğlu Dışişleri Bakanı oluncaya kadar Türkiye Ortadoğu bağlamında bu prensiplere sıkıca bağlı idi. Dünyanın bu en belalı bölgesine karşı kendini “Finlandiyalılaştırmıştı.”
Filistin halkının davasına sempati göstermek dışında, Ortadoğu’da, bütün ülkelere karşı, hemen hemen eşit mesafede idi. Arap ülkelerine ve Araplar arası sorunlara karışmıyordu.
Davutoğlu başlangıçta buna ek ve çok olumlu bir unsur getirdi. Arap ülkeleri ile sorunları sıfırlama yolunu tuttu. Türkiye uluslararası prestij ve ekonomik kazanç olarak bu politikanın faydasını gördü. Bir ara yıldızı parlar gibi oldu.
Ama, çok geçmeden, romantiklik ve amatörlüğü akıl ve profesyonelliğinden ağır bastı ve Davutoğlu, kendinin de Türkiye’nin de yakalaması mümkün olmayan azamet ve ihtişam hayalleri görmeye başladı.
Dış politikası gerçekçilikten süratle uzaklaştı ve kağıttan bir kule gibi yıkıldı.
Ortadoğu’da “karışmama” politikasının yerini “karıştırma” politikası aldı. Türkiye’ye de Erdoğan’a da dışarıda itibar kaybettirmeye başladı.

Kibir düşüşten önce gelir
Davutoğlu politikası, hiçbir çıkarı olmadığı halde, ülkemizi, komşu bir ülkenin rejimini değiştirmek için dolaylı bir savaşa soktu. Dün geçen tezkere ile açıktan savaş menzile girdi.
PKK terörünün her zaman bir dış politika boyutu oldu. Türkiye’nin komşu ülkelerle ilişkisi ne kadar sıkı ve sıcak ise PKK o kadar zayıftır. Davutoğlu kuralların bu en basit ve önemlisini unuttu ve göz açıp kapayıncaya kadar çevremizi bir husumet çemberi ile çevirdi. PKK ile mücadelede en önemli dört ülkeyi -Suriye, İran, Irak ve İsrail’i- Türkiye’ye düşman etti.
Bu düşmanlıktan Türkiye’nin kaybetmekten başka bir kazancı olamaz. Sonuç, azan PKK terörüdür ve bu azgınlık büyük oranda bu dış politikanın sonucudur.
Demokratik olmayan ülkelerde demagojinin sesi aklın sesinden yüksektir. Kürsü Davutoğlu’na ait olmaya devam edecek. AKP de Türkiye de bunun bedelini ödeyecek.
Ne demiş atalarımız? Kibir düşüşten önce gelir.

Etiketler