Anılar ve Olaylar

Anılar ve Olaylar


İnsanları geçmişe, genellikle anıları götürür. Bir süredir böyle bir hava içindeyim: Anılarımı yazıyorum. Şimdilik düşündüğüm başlık "Gazeteci Olan Adamın Hikayesi". Hani, "gazeteci olunur - gazeteci doğulur" ikilemi vardır. Biraz ondan esinlenerek.. Bence gazetecilik "doğulur" değil, "olunur" meslekler arasındadır. Her halde ben "gazeteci oldum". Kitabı, gazetecilikte 60. yılımın tamamlanacağı 2003 Sonbaharı için hazırlıyorum.
Fakat bazen siz geçmişe gitmiyorsunuz da geçmiş size geliyor. O, elbette anılarla değil; olaylarla. Bu haftanın ortasında öyle bir rüzgar esti. İnsanın pek dışarı çıkmayı içinin çekmediği kirli havada Meclisteki 159/312 görüşmelerini TRT'nin 3. kanalından seyrederken hiç bitmeyen bir geçmiş sanki zamanımıza uzanmıştı: İnsanların "hürriyet ve demokrasi adına" nasıl susturulacakları tartışılıyordu. Düşündüm ki ben bunu 1940'ların sonlarında eski - ve şık - Meclis binasının basın balkonundan da seyretmiştim. Prof. Dr. Nihat Erim, gerekirse hüriyetlerin üzerine şal örtülebileceğini başka ve meşhur bir Fransız profesör - o zamanlar adından Türkiye'de çok bahsedilen Prof. Duguit - şahit göstererek söylüyordu ve inancı oydu ki bu, Türkiye'de gereklidir: Yeni filizlenen demokrasiyi yaşatmak için.. DP'liler sıra kapaklarını vurarak protesto ediyorlardı.
Aynı Mecliste 1950'lerin ortasından itibaren sıra kapaklarını vuranlar CHP'lilerdi; çünkü kürsüden, büyük bir hışım içinde, "hürriyetleri ve demokrasiyi yaşatmak için" insanların susturulmasını isteyenler DP büyükleri ve onların Başbakanıydı.
Daha sonraları dekor değişti - artık görkemli yeni Meclis toplantı salonuydu -, ama leit - motiv hep aynı kaldı: Hürriyeti ve demokrasiyi yaşatmak için insanlar nasıl susturulmalıdırlar? Bu sefer eski leit - motiv'e yeni bir nağme eklenmişti: Yasalar - "uyum yasaları" deniliyordu - AB'ye girmemizi sağlayacaktı. Ne var ki aynı gün "Avrupa Anayasasının mimarı" Fransız hukukçu Guy Braibant "Siz bunlarla AB'ye zor girersiniz!" diyordu.

Kalan isimler, giden varlıklar
Keşke bu sıralar bana geçmişi getirenler sadece bu olaylar olsaydı; ama bazıları bizi ebediyen bırakıp gittiler. Başlarını Büyük Elçi Namık Yolga çekti. Bir grup arkadaştık ve 27 Mayısa götüren günlerde eşlerimiz karanlıktan aydınlığa çıkmamız için bizden bile heyecanlı ve faal idiler. Ondan sonra, gene TBMM'nin önünden uğurladığımız, sevgili bir dost, Turgut Göle oldu. CHP'nin '50'lerdeki "kahramanlık dönemi"nde İnönü ile birlikte ne geziler yaptık ve Turgut onlarda nasıl - hele karşı taraf azdığında - en ön saftaydı. Arkadan sıra "hapishane arkadaşım" Osman Bölükbaşı'ya geldi. Az insanın o kadar renkli bir kişiliği vardır. Düşünüyorum da, tanışıklığımızın üzerinden yarım asırdan fazla zaman geçmiş. Ankara Hilton'da - bizim cezaevine öyle denilirdi - önce üç gün kaldı, yürekli bir yargıç onu tahliye etti. İstanbul'daki sahici Hilton'da üç gün geçirdi, tekrar bizimkine döndü: Emirkulu bir yargıç onu geri göndermişti. Eli sıkı olduğu bilindiğinden biz, gazeteci grubu "Osmanbey, orası pahalı mı geldi?" diye takılır, o "Arkamdan su dökmüş olanı bir yakalarsam" diye kızar gibi yapardı. Dışarda bir gürültü olsa Bölükbaşı derhal giyinmeye başlar "Halk hapishaneyi bastı, beni kurtarmaya geldiler" diye heyecanlanırdı. Gerçekten halk onu kurtardı: 1957 seçimlerinde yeniden ve her şeye rağmen gene milletvekili seçerek..
Şimdi duyuyorum, geçmişin bir başka "renkli sima"sı daha onlara katılmış: MBK'nın ateşli yüzbaşısı Muzaffer Özdağ; Meclisten geçtik, Ünivesiteden geçtik, Babıaliden geçiyoruz derken kendini 13 arkadaşıyla yurt dışında bulmuştu. Onu da Bölükbaşı ile birlikte uğurladık.
* * *
Olaylarla geçmiş bize gelmesin. Biz, anılarla geçmişe gidelim. Anılar, geçmişi güzelleştiriyor. Ötekisi, öyle değil.