Avrupa ile "sil baştan" ve "kaybolan yıllar"

Avrupa ile "sil baştan" ve "kaybolan yıllar"

Metin TOKER

PEKİ, biz Avrupa ile 1963 yılında zaten "Bizi Avrupanın elimizden tutacağı ve bizim tüm imkanlarımızı seferber edeceğimiz" bir "hazırlık dönemi"nden sonra o topluluğa tam üye olmamızı öngören bir andlaşma - Ankara andlaşması - imzalamamış mıydık?
O halde Lüksemburg toplantısından çıkan "AB Konseyi Türkiye'yi üyeliğe hazırlamak ve yakınlaştırmak için gereken önlemlerin alınmasını içeren bir strateji benimsemiştir" kararı ne ola? Yani, aradan geçen 34 yıl boyunca havanda su mu dövüldü?
Keşke!. Avrupa "havanda su dövüldü" demiyor; "köprülerin altından çok su geçti" diyor. "Soğuk savaş" sona erdi ya.. 1963 yılında Türkiye'ye koşulan şart "ekonomik açıdan topluluğa uyum sağlayabilecek duruma gelmek" idi. 1997'de düpedüz "Adam ol da, gel!" deniliyor. Bununla "demokratikleşme" kastedilse, öpüp de başa konulur. Zira AB'nin temelini oluşturan 1957 Roma adlaşması üyeliği sadece "demokratik Avrupa ülkeleri"ne açıyor ve bizim o alandaki eksiklerimiz, bizim kendimizin başlıca şikayetimiz. Ama Lüksemburg'tan gelen ses bizi şamar oğlanına çevirme niyetinin ifadesi ve Ankara'nın ona bu sefer verdiği tok "Başka kapıya! Sen bizim genel siyaset çizgimizde söz sahibi olamazsın, buna hakkın yoktur. Ben seninle bunu konuşmam" cevabı AB'nin şımarıkça cüretkarlığına nokta koyacak nitelikte. Tabii, kararımız kararsa.. Çünkü buna çanak tutanın, prototipi Çiller bir takım politikacılarımız olduğu, insana hazin de gelse, itiraf edilmelidir. Onların kendisinden istediği tavizi iç politikada kullanma maksadını hemen anlayan AB elbette buna fiyat biçme fırsatını kaçırmamıştır. "Gümrük Birliğine karşı Kıbrıs'ın AB üyeliğine yeşil ışık" bunun en somut örneğini oluşturmuştur.
Avrupanın Ankara andlaşmasıyla kabul ettiği ekonomik yükümlülüklerin yerine getirilmemesinde bahane diye kullandığı "Yunan vetosu" da prototipi Ecevit bir takım kompleksli politikacılarımızın hareketsizliği sonuçu değil midir? Yunanistan tam üyelik için başvurusunu yaptığında o zamanki AB bize "Siz de başvurun!"diye yalvar - yakar olduğu halde..

Sahi AB bizi dışarda bırakıp "21'ler Avrupası", "26'lar Avrupası" olacak mı? Sahi AB Yunanistan'ın üyeliğinden bu kadar şikayetçiyken problemli Kıbrıs'ı üyeliğe alacak mı? "Adaylar" ne zaman klube girecekler? Hele, fakirleri?. Peşlerinden koşulan İsviçre veya Norveç gibi zenginler burun kıvırırlarken - kendilerinden istenilen haraçı vermemek için - Bulgaristan veya Estonya 2005'te mi, yoksa 2015'te mi tam üye sayılacaklar? AB daha bugünkü 15 üyesini "tek para" etrafında toplayamadı; "Euro - konsey"e kim girecek, kim ne zaman çağırılacak? "Tek para"nın yürürlüğe sokulacağı 1999'a ne kaldı ki? Ya, genişlemenin vazgeçilmez şartı "iç mekanizmada değişiklik" veto hakkı geçerliyken nasıl gerçekleşecek?
Bilesiniz ki daha geçenlerde, Brükselde AB'yi yakından görmüş, onun en üst düzey yöneticilerini dinlemiş biri olarak bütün bu hususlarda elimi ateşe sokmam.
Bütün bunlar AB'nin gerçek sorunları ve çözümler pek görülmüyor. AB öyle, "sakin bir göl" değil ve "Biz 15 üyeyle başa çıkamıyoruz; 21 olursak, 26 olursak halimiz nice olur?" diye soranlar Türkiye'yi mesele yapanlardan çok daha fazla. Biz, politikacılarımız ve medyamızla kör değneğini bellemiş durumda bulunduğumuzdan madalyonun o tarafını ne görüyoruz, - görmediğimizden - ne kaale alıyoruz.
Şimdi AB'yi Türkiye'nin perspektifinde doğru yere - yani ekonomik çizgiye - sahiden yerleştirdikse ve demagojik Erbakan veya Çiller tahriklerine karşı sükunetimizi muhafaza edecek kadar dayanıklı isek kendi işimize "bu bizim gereksinimizdir" diye bakalım.
Yani, esası insan hakları olan demokratikleşmeye; esası enflasyon olan sağlıklı ekonomi bünyesine.. O zaman AB'den de başka sesler işitmeye başlayacağız.


Yazara EmailM.Toker@milliyet.com.tr