Bu, bir futbol yazısına pek benzemese de...

Bu, bir futbol yazısına pek benzemese de...


NEW YORK


       Biz, 1930'ların Galatasaraylı çocukları için Arsenal bir efsaneydi. Tabii o zamanlar televizyon filan yoktu, haberleşme bu kadar gelişmemişti; asıl önemlisi, Türkiye dünyaya böylesine açılmamıştı. Gazeteler bir kaç sayfadan ibaretti ve spor haberleri, yorumları, şusu busu ancak bir iki sütun tutardı. Buna karşılık, şimdi bile adını hatırladığım Türk Spor gibi gerçekten dolu dergiler çıkardı.
       Gene de Arsenal hakkında inanılmayacak kadar çok şey bilirdik: Yaptığı maçları, yıldız oyuncularını, hatta antrenörünü, ligdeki ve kupadaki durumunu... Onun kırmızı - beyaz forması da bize yakın gelirdi.
       Kısacası biz, 1930'ların - okullu veya okul dışı - Galatasaraylı çocukları için bir sarı - kırmızılı Galatasarayımız bir de kırmızı - beyazlı Arsenal vardı.
     Arsenal o sıralar bize biraz da - bugünlerin deyimiyle - moral verirdi: Arsenal da zaman zaman "hiç olmayacak takımlar"a yenilir, ligin ortasına, bazen de altına düşer, kupayı ise bir 2. küme takımının aldığı olurdu. - Galatasaray bugünkü gibi Yenilmez Armada" değildi -.
     2000 yılında New York'un "Türk oteli" Maramara'nın roof'unda özel kurulmuş televizyon odasında UEFA kupası finalini, çoğu genç, hepsi çoşkulu Türklerle birlikte seyrederken aklımdan geçen bunlardı.
       Kaderin cilvesine bakınız: Oynayanlar tam da Galatasaray ile Arsenal idi.
       Gerçi Arsenal kırmızı - beyaz forması yerine, kural gereği sarı bir forma giymişti; Galatasaray da beyaz bir forma ile sahadaydı.
       Ama ben de artık o, "1930'ların Galatasaraylı çocuğu" değildim ya...
       Buna rağmen bir bakıma "geçmek bilmez", bir bakıma "kuş gibi geçen" üç saate yakın zaman içinde defalarca kalbimin duracak gibi olduğunu hissettim.
       Boru mu, bu? Çocukluğumun ilahı ile efsanesi yemyeşil çimler üzerinde, tıklım tıklım bir stadda karşı karşıyaydılar ve "benim Galatasarayım", "benim Arsenalim"i yeniyordu. "Soccer" dedikleri bizim futbol ile pek ilgilenmeyen Amerika basını bile ilk defa bir Türk takımının, Galatasarayın, kuruluşundan hemen 100 sene sonra böyle bir kupayı ülkesine ve müzesine götürdüğünü büyük başlıklarla duyuruyordu.

Tarih ne zaman yazılır?

       İtiraf etmeliyim ki o akşam sevinçten uçacak gibi olduğum halde, bizim gazetelerde "manşet atan adam" yerinde bulunmak istemezdim. Hangi manşeti atacaktım ki? Ancak böyle bir halde kullanılabilecek bütün manşetleri cömertce harcamamış mıydık? "Tarih yazdık", "Aslanlar", "Kaplanlar", falan, filan... Hepsini, ne kıytırık vesilelerde tek tek sarfetmişiz! Ancak bir Çanakkale zaferine, bir Sakarya meydan muharebesine yakışacak manşetleri futbolde, basketbolde, güreşte, halter ile voleybolde beylik çatışmalara, sokak çarpışmalarına kurban etmişiz.
     Ve işte şimdi, asıl zafer! İnsan "manşet atan adam" yerinde olmayı nasıl ister? Manşet mi kaldı?
       Bu, her halde basının isimsiz kahramanları, "manşet atan adamları"nın kulağına küpe olacaktır.
       Canım, böyle zaferler sürsün de, biz onlara gene uygun manşetleri bulup atarız, değil mi?
       Üstelik "hafıza - i beşer nisyan ile maluldür" de...
       Yeni zaferlere! Başka alanlarda da...


Yazara E-Posta: m.toker@milliyet.com.tr