Bu da bir "yemin hikayesi"

Bu da bir "yemin hikayesi"

Metin TOKER

HÜKÜMET "8 yıl" hengamesi arasında saçma bir niyetini unuttu, inşallah: Bütün memurlara anayasaya sadakat yemini ettirilecekti.
Sanki milletvekili yemini parlak bir sonuç vermişcesine..
Böyle yeminler bana en çok nazi Almanyasındaki bir yemini hatırlatır. İnsanlık tarihinin - Stalin ile birlikte - en gaddar diktatörü, Alman milleti gibi bir topluma "Führer"e de değil, doğrudan doğruya, ismiyle Adolf Hitler'e sadakat yemini ettirmişti. "Berlin'de yargıçlar var" sözüyle tarihe geçmiş Alman yargıçları Adolf Hitler'in buyruklarını kanunların üstünde tutmayı kabul ediyorlardı.
Bu Adolf Hitler tarihte benim için en ilginç şahsiyettir. Onun hakkındaki her kitabı yutar gibi okurum. Ama bizim hükümetin memurlara anayasaya bağlılık yemini ettirme tasavvuru benim başımdan geçmiş bir "yemin hikayesi"ni hatırıma getirdi ve gülmekten kendimi alamadım.
Benim hayatımda mesleğimin dışında hiç bir işim olmadı. Gazetecilik ise "diploma sorulmayan" pek ender mesleklerden biridir. "Cumhuriyet"e girdiğimde Tıbbiyedeki kaydımı sildirip Edebiyat Fakültesine yazıldım. O zamanlar herkes istediği fakülteye serbestçe girip çıkardı. Fakülteyi bitirdiğimde hemen askere gittim. Tabii diplomam henüz hazır değildi. Askerlik Şubeme bir yazı yazıldı, Yedek Subaya başladım.
Diplomayı da unuttum.
Batı Avrupa muhabiri olarak Paris'e üç yıl için gönderildiğimde Paris Üniversitesinin Siyasal Bilimler Enstitüsünü tamamladım. Son sözlü imtihandan çıkar çıkmaz Türkiye'ye dönmek üzere Villefranche'a inip İstanbul'a giden Tarsus vapuruna bindim. O diploma da aklımdan çıktı. Sonradan üniversiteden yolladılar, fakat "muadelet" denilen muameleyi yaptırtmadım. Artık diplomaya filan hiç ihtiyaçım yoktu. 1977'de Cumhurbaşkanı Korutürk beni "Kontenjan Senatörü" olarak parlamentoya atadı.
Kontenjan Senatörlüğünün de bir diploma mecburiyeti bulunmuyordu.

NE zaman ki Senato kalemi benim emeklilik işlemini başlattı, hayatımda bana ilk kez "Senin tahsilin ne?" diye sordular.
"- Yüksek" dedim.
"- Nerede diploman?"
Eyvah, sahiden neredeydi? Her halde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin arşivinde! Dekana telefon ettim, güldü: Aradan otuz yıl geçmişti. Nasıl bulabileceklerdi? Diller döktüm, ricalar ettim, buna ne kadar ihtiyacım olduğunu söyledim. "Bir aratayım, Metin bey!" dedi. Aradan bir ay kadar geçti. Senato kaleminden de sıkıştırırlar. Paris Üniversitesi diplomasının muadelet muamelesine girişsem, o daha çok vakit alacak.
Nihayet Milli Eğitim Bakanlığından telefon ettiler. Diplomam gelmişti. Acaba Senatoya gönderebilirler miydi? Yahut aldırabilir miydim? Hayır. Diplomam Ankara Milli Eğitim Müdürlüğündeydi. Bizzat gitmem gerekiyordu: Alırken yemin edecektim.
Ne yemini? Tıbbiyeyi bitirip doktor olmamıştım ki Hipokrat yemini edeyim. Meğer ben mezun olduktan bu yana Edebiyat fakültesine de yemin gelmiş. Gittim, bir yemin metni verdiler, "şahit huzurunda" onu okudum. Ne yazıyordu, çoktan hatırımdan çıktı. Zaten oradakilerin de benimle ilgilendikleri yoktu. Çünkü "tarihi bir gün"dü. Demirel'in M.C. hükümeti düşmüş, yerine "dışardan 11 takviyeli" Ecevit hükümeti kurulmuştu.
Milli Eğitim Müdürlüğünde herkes okulların yönetici kadrolarındaki "M.C. adamları"nın kovalanıp yerlerine süratle "CHP adamları"nın işbaşı etmelerini sağlamaya çalışıyordu ve ben ilk defa o gün, orada duyduğum telefon konuşmalarından Milli Eğitimin nasıl bir partizan bataklığına saplanmış bulunduğunu ibretle, dehşetle farkettim.

Yazara EmailM.Toker@milliyet.com.tr