Bunun adına "kör döğüşü" denilir

Bunun adına "kör döğüşü" denilir


Türkiye'de her şey tartışılmıyor mu, yoksa her şey bilinmiyor mu?
Mesut Yılmaz'ın son, "ANAP Kongresindeki çıkışı" ve "Genelkurmayın ona cevabı" ile başlayan şu bir kaç gün içinde konuşulanlara, tartışılanlara bakılınca sorunun ilk kısmına "Hayır!" cevabı vermek mümkün görünmüyor.
Peki, her şey bilinerek mi Türkiye'de her şey konuşuluyor ve tartışılıyor? İşte, ona da "Evet!" cevabı vermek zordur. "Haber"i, hele "doğru haber"i gün geçtikçe tahtından indiren salt Türk medyasını izleyerek buna varmak artık kolay değildir.
Eksik bilgiyle konuşma ve tartışma ise, daha ziyade "kör döğüşü"dür.
ANAP Genel Başkanının iddia ettinin aksine "ulusal güvenlik kavramı"nın Türkiye'de bugünkü şekliyle anlaşılmasının AB'ye girişimiz veya giremeyişimizle hiç bir ilgisi yoktur. Çünkü AB, bu aşamada, bununla hiç ilgili değildir. "Türkiye'de askerin siyasetteki yeri", AB tarafından, gene bizdeki bazı çevrelerin iddialarının aksine gayet makul tarzda değerlendirilmektedir. Tıpkı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, RP hakkındaki kapatma kararını değerlendirdiği gibi.. Yılmaz da itiraf ediyor ki şu anda bizden beklenen, siyasi kriterlerin 1. maddesinde ifade edilen düşünce ve ifade özgürlüğünün sağlanmasıdır. Gene Yılmaz açıklıyor ki bu doğrultuda Anayasa, TCK, TMY, RTÜK ve Basın kanununda değişikliklerin "en geç Ekim ayının ortasına kadar" Meclisten geçmesi lazımdır.
Eee; iktidardırlar, çoğunlukları vardır; geçirsinler. Yılmaz'a göre bunları "kendi başbakanlığı döneminde" hazırlamış, Meclise götürmüşlerdir. "Ama, hep karşımıza ulusal güvenlik gerekleri çıktı. Ulusal güvenlik gerekleriyle bunları Avrupa normlarına uygun şekilde maalesef değiştiremiyoruz".
Yani, ne oluyor? Bunlar yeterli oy alıyorlar da Asker, tanklarıyla kapıya dayanıp onları geri mi aldırtıyor? Yoksa MHP'liler, hatta bir kısım DSP'liler mi onlara oy vermiyorlar?
İşte arşın, işte Halep: Meclis Eylülde toplanınca göreceğiz.

Doğrudur; bizim AB'ye girmemizde "askerlerden de, sivillerden de karşı olanlar" vardır. Ama, asıl karşı olan AB'nin kendisidir.
Siz, AB'nin "tepe kulisleri"nde oldukça pes perdeden telaffuz edilen, hatta ancak fısıldanan "absorption" kelimesini duydunuz mu? Bu, "sindirim" demektir. Ecevit'in sık kullandığı "içine sindirme" deyimindeki mecazi anlamında değil; düpedüz, tıp dilindeki anlamıyla: Hazmetme.
AB, Türkiye'yi aslında "hazmedemeyeceği kadar büyük bir lokma" olarak görüyor ve onu kırmaksızın, uzağına itmeksizin, fakat "tam üye statüsü"ne de sokmaksızın, "özel ilişkiler" içinde tutmak istiyor.
Niçin, hazmedemeyeceği? Evvela, nüfusundan. AB'nin son üyelerine bakınız: İsveç 10, Finlandiya 5, Avusturya 8 milyon. En şanslı yeni aday Çek cumhuriyeti 10, Macaristan 10. Türkiye: Neredeyse 70 milyon.. ve devamlı kriz içinde. Bu krizin ise, bu Hükümet sürdükçe dağılmasının en ufak şansı yok.
Yılmaz, önümüzdeki seçim tarihini Nisan, 2004 olarak verince korkmaz mısınız?