Concorde ile bir yolculuk

Concorde ile bir yolculuk


       O zamanlar - 1970'ler sonu - Atlantiği geçmek için benim favori uçağım, Jumbo denilen B 747'lerdi. Bunların ön tarafı iki katlıydı ve üstü bardı. Orada demlenmek müthiş bir zevkti. Bütün şirketler ikramın en incesini yapmak üzere yarışırlardı. Sonra, yolcu sayısı arttığında tamahkar şirketler barı kaldırdılar; oraya da sıralar koydular. B 747'lerin bence cazibesi de bitti.
       İşte bu sıralardadır ki yeni bir uçak tipinin ismi dolaşır oldu: Concorde. Bu, İngiliz - Fransız ortak yapımıydı, şekli itibariyle bir kuşu andırıyordu, ses hızından bir misli fazla sürat yapıyordu ve Atlantiği ötekilerin yarısı kadar sürede - yani üçbuçuk, dört saatte - aşıyordu.
       1978'de Başbakan Bülent Ecevit'in NATO Konseyi dönem başkanı olarak katıldığı zirveyi izlemek için Washington'daydım. Amerika Başkanı, Carter; Alman Şansölyesi, Schmidt idi. Çok ilginç gelişmeler oldu. Paris'e dönüşü yeni uçakla, Concorde ile yapayım dedim.
       Bu, Concorde ile ilk ve son uçuşum oldu. Hiç hoşuma gitmedi.
       * * *
     CONCORDE yolcularını hava alanında özel bir bölüme alıyorlardı. Bütün muameleler orada yapılıyordu. Bulunduğumuz yerde içkiler, kanapeler gırlaydı. Şampanya, Dom Perignon; havyar, Beluga idi. Bunda şaşılacak bir şey yoktu: Fiyat, normal birinci mevki biletinin yarısı kadar daha pahalıydı.
       Kalkış vakti yaklaştığında uçağa çağırdılar. Aaa, o ne. Yüz kişilik uçak dar ve alçak bir şeydi. İki tarafa, iki sıra halinde ikişer kişilik koltuklar dizilmişti. Pek rahata da benzemiyorlardı. Nerede benim o, tepesi barlı B 747'lerim? Bunun koridorunda iki kişi yanyana zor yürürdü. Tavanına gelince, düşündüm ki bir basketbol oyuncusu mutlaka kafasını vurur. Hostesler son derece nazik, genç ve güzeldiler. Kabin memurları hizmette bulunmak için çırpınıyorlardı. Ama insan uçakta, biraz da ferahlık istiyor.
     Concorde büyük bir gürültüyle havalandı ve alışılmamış hızla, bir anda yükseldi. Sonra doğruldu ve Avrupa'ya yola koyuldu. Sahiden, "uçuyorduk!" Basınçta hiç bir değişiklik yoktu, yeryüzünde gibiydik. O zaman, uçak içi ikram başladı. Bir, kuş sütü eksikti ve bu "Paris için alçalmaya başlıyoruz. Emniyet kemerlerinizi bağlayınız" ihtarına kadar aralıksız sürdü. Zaten, öteki uçaklara göre binmemizle inmemiz bir oldu: Hepsi, topu topu dört saatten bile az.. Hemen hiç kimse uyumayı bile hatırına getirememişti.
       Ama karada "jet lag"ı da - uçak sersemliği -, alışılmışın bir misli oldu.
     Her halde, Concorde ile uçuşu sevmedim.
       * * *
       MAMAFİH, o uçuştaki bir olayı hep, gülerek hatırlarım. Ecevit hükümeti "Güneş Moteli Hükümeti"ydi. Onun bir Bakanı da - ismi lazım değil, sonra çok çekti - eşiyle birlikte yolcular arasındaydı. Bir de, koruması! Bakan, korumasını böyle pahalı bir uçakla seyahat ettiriyordu. Koruma, elinde koca bir karton kutuyla bindi. Her halde, yeni çıkmış bir televizyon filandı. Anlaşılan, bağaja sığmamıştı. Koruma bunu dar uçakta bir yere koymak için direniyor, kendisine bunun olamayacağı söyleniyor, koruma ise bunun "koca Bakan"a ait bulunduğunu belirterek tezini savunuyordu. İşe, kaptanlardan biri bile karıştı.
       Sonra mı, ne oldu? Bizim Türk kazandı: Geç kalma korkusundan "Concorde'cular" pes ettiler. Her halde Concorde'un tarihinde ilk defa böyle bir bagaj "yolcu refakatinde" gitti.


Yazara E-Posta: m.toker@milliyet.com.tr