Dön baba, dönelim

Dön baba, dönelim


Türkiyenin, şimdiki adıyla Avrupa Birliği (AB), o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) katılıp katılmaması 1963'te uzun uzun ve enine boyuna tartışıldı. Karara bağlandı. Herkes eteğindeki taşı döktü. İki aşırı uçtan marksist - leninist sol ve şeriatçı sağ bunun kesinlikle karşısındaydılar. Birincisine göre "Ortak Pazara girme çabaları Türkiye için bir avuç vurguncu zümrenin çıkarları uğruna alınmış bir intihar kararı" idi. İkincisi ise doğrudan dönemin Başbakanı İsmet İnönü'ye hücum ediyor ve şöyle diyordu: "Türkiye'yi ebediyen Avrupa'ya bağlayan bir anlaşmaya imza attığı için iftihar eden İnönü 50 sene evvel İstiklal Harbine girmemize muhalefet edip Amerikan mandası istemiştir. Demek ki Paşa 50 sene önce saplandığı fikri nihayet 1963'te gerçekleştirmeye muvaffak olmuştur."
Söylenende doğru olan taraf İsmet Paşanın tartışmaları en büyük titizlikle izlediği, gerçeği görmek istediğidir. AET'ye muhalefet sadece iki uçta değildi; Paşanın kendi partisinde bunun karşıtları vardı ve bunlar kapitülasyonların başka adla geri geleceğini, Türkiye bir kere katılıp elini verdi mi, kolunu alamayacağını iddia ediyorlardı. Lozan'ı imzalamış adamın o konularda niçin son derece hassas davrandığını anlamak zor değildir: Bütün tereddütlerini yenmek istiyordu.
Tereddüdü kalmadığında hükmünü "Ortak Pazar, beşeriyet tarihi boyunca insan zekasının vücuda getirdiği en cesur eseridir" diyerek verdi. Ankara andlaşması 12 Eylül 1963'te başkentte imzalandı. TBMM tarafından tasdik olunarak 1 Aralık 1964'te yürürlüğe girdi. Yunanlılar Atina andlaşmasını 9 Temmuz 1961'de imzaladılar. Andlaşma 31 Ekim 1962'de yürürlüğe girdi. İki ülke, ekonomilerini AET'ye uydurmak için geçirecekleri 22 yıl sonunda tam üye olabileceklerdi.
Yunanlılar olabildiler. Türkler olamadılar. Bu fırsatı bizi "iki demirbaş Başbakan"ın kaçırtmasından sonra şimdi Türkiye boğuşa boğuşa - bazen gölge zorluklarla boğuşarak - çağdaş uygarlık düzeyi yoluna nihayet çıkmaya çalışmaktadır. Dön baba, dönelim!

Gölge zorlukların başında, bu yola çıkmamızı istemeyen "içerdekiler"in "dışardaki" müttefiklerinin "damara basma gayreti" gelmektedir. Aslında usul çok kabadır ve "Lanet olsun!" dedirtmeye dönüktür. Düşününüz: "Madem ki Türkler AB'ye katılma hevesindeler, biz de bundan yararlanarak onlara Ermeni soykırımını kabul ettirelim" diye bir karar suretini Parlamentodan geçirmenin başka amaçı bulunabilir mi? Olacak şey midir, bu? Akıllı adam işi midir? Ama olmuştur, olmaktadır ve anlaşılıyor ki koskoca bir Orgenerali bile çileden çıkarmaya yetmiştir. Onun "Türkiye milli menfaatleriyle ilgili sorunlarda AB'den hiç bir destek görmüyor" şikayeti haksız değildir, elbette.
Ne var ki böyle hallerde tutulacak tavır "AB, ama.." iken Orgeneral "AB yerine.." diyerek, eminim aslında yanında değil, karşısında bulunduğu çevrelerin değirmenine su taşımıştır. Nitekim daha o sözler kağıda dökülmeden bazı televizyonlarda düzenlenen ve "köy kahvesinde dış politika sohbeti" düzeyindeki oturumlarda neler söylendiğini, ne demagojiler yapıldığını, ne akıllar verildiğini işitmişse Orgeneral Kılınç her halde ağzını açtığına pişman olmuştur. Onun öngördüğü İran'ın yanına hemen Libya'dan Cezayir'e, Nijerya'dan Endonezya'ya kadar "müstakbel ortak"lar eklenmiştir. Türkiye'ye öyle bir yeni "ittifak manzumesi" kuruluvermiştir.
Yalnız, "O halde Erbakan'ı bu yoldan uzaklaştıran 28 Şubata ne lüzum vardı?" diye düşünmemek imkansızdır. "Hoca", tam da bunu gerçekleştirmek ve AB'nin yerine onu koymak için kolları sıvamamış mıydı?
Halbuki Türkiye'nin çağdaş uygarlık yoluna çıkma kararı 1963'ün de çok öncesindedir ve bu, Cumhuriyet Türkiyesinin vazgeçilmez, gözardı edilmez ilkelerinin en esaslılarından biridir.

Yarın:
Zorluk nedir, ne değildir?