Hala süren, 12 Eylül değildir

Hala süren, 12 Eylül değildir


       Yıldönümlerin, özellikle yuvarlak rakamlı olanların, bunların yeniden yorumlanmasına vesile oluşturma adeti bir kaç gün önce geride bıraktığımız 12 Eylülde de doğrulandı. Bunlar bazen çok ilginç sonuçlar doğurur. Bazı, temelli sanılmış inançlar / hükümlerin değiştiği gözlenir. Büyük Fransız İhtilali, 200. yıldönümünde eskisi gibi kutlanmadı; sadece anıldı. En ziyade, Fransa'da Bolşevik Ekim Devrimi de, hayli zaman var ki Kızıl Meydanda bile kendisini övecek taraftar bulamıyor.
     12 Eylül, çapı itibariyle, şüphesiz bunlarla kıyaslanacak bir olay değildir. Onu yaşamış olanlar kaybolduklarında o da tarihin derinliğine gömülecektir; gerçek değerini - cim karnında nokta - bulacaktır. Ancak 20. yıldönümünde onun bir çok kahramanı, yardımcı aktörü, seyircisi, kurbanı henüz hayatta bulunduklarından keyifle dinlenen anılar söylendi, şaşırtıcı yorumlar okundu. Ne zaman radyolarda "Dikkat! Dikkat!" sesi yükselse derhal sindikleri eleştirisi yapılmış yüksek yöneticiler ilk defa olarak kamuoyuna açıkladılar ki sinmemişlerdir: Götürüldükleri hava alanında pardesülerini, silahlı görevlilerin gözü önünde "nefret ve şiddetle" bir kanapenin üzerine atmışlardır! Diğer bazıları alışkanlıklarını kaybetmediklerini göstermişler, yeldeğirmenlerine karşı esmişler, gürlemişlerdir. Bunu yaparken Başbakan sıfatını taşıdıklarından borsayı dibe çökerttiklerini ancak sonradan farkederek.. Vaktiyle de piyasayı - borsa yoktu - böyle allak bullak ederlerdi. Yeldeğirmenleri gene eskileridir: IMF ve Dünya Bankası. Bu sefer eşek dövülemediğinden, Cottarelli adındaki semer hırpalanmıştır.
       Fakat 20. yılın en şaşırtıcı olayı iki "düşman kardeş"in bir aynı teşhiste birleşmeleri olmuştur. Hem Cumhuriyet, hem Yeni Şafak diyorlardı ki: 12 Eylül sürüyor.

Süren, kötü yönetim

     
Halbuki süren, 12 Eylül değildir. Onların iddia ettikleri gibi 28 Şubat da, 12 Eylülün - hatta 27 Mayısın - kılık değiştirmiş bir şekli değildir. 27 Mayısta ne irtica canavarlaşmıştı, ne bölücülük bir heyulaydı. Demokrasiye hiç inanmamış kimselerin elinde çok partili parlamenter rejim bir kastın kurbanı olmak üzereydi. 12 Martta bu rejim aynı kastın başka sahiplerinden güç kurtarılmıştır; bunlardan bazıları sonradan demokrasi şampiyonluğuna soyunmuş bulunsalar bile.. 12 Eylül ise sonunun nasıl biteceği bilinmeyen bir kanlı kaousun önünde fırtınaya tutulmuş kayığa dönen ülkenin, beceriksiz kürekçilerinin elinden çekip alınması operasyonudur.
     Sonuç nasıl, sebebi meşrulaştırmazsa; sonuçun yozlaşmış bulunması da sebepteki meşruluğu ortadan kaldırmaz.
     Cumhuriyet ve Yeni Şafak bir noktada haklıdırlar. Süren bir şey var: Bu, memleketin kötü yönetilmekte olduğudur ve işte o, her ihtimale açık bir tehlikedir. Bütün kötülüklerin temelinde kütleleri bezdiren, sonunda da çileden çıkaran "tarifsiz yaşam sıkıntıları"nın bulunduğu; irticayı, bölücülüğü, aşırı cereyanları onun beslediği hep söylenir de bu toplum neden, eline fırsat verildiğinde sandalına aynı kürekçileri getirip oturtur?
       Her halde bunun cevabı "Her toplum, layık olduğu iktidarı bulur" tekerlemesinin doğruluğudur. Ama bu, pek acıklı bir kadercilik değil midir ve bundan kurtulmanın "medet"ini globalleştirmede bulacağımız "horoz şekeri" safdilleri biraz maytaba almak sayılmaz mı?


Yazara E-Posta: m.toker@milliyet.com.tr

DİĞER YENİ YAZILAR