İşte! 2 binlere sadece 1 yıl kaldı

İşte! 2 binlere sadece 1 yıl kaldı

       HANİ, Türkiye'yi "2 binli yıllara damgasını basacak ülke" diye kehanet, daha doğrusu keramet söyleyen siyaset erbabı var ya, bu sabah onlara hatırlatmak lazımdır ki bunun için önlerinde artık sadece bir yıl kalmıştır. Takvimlerdeki ilk yaprak 1999'u gösteriyor. Şu andaki görüntüsüyle Türkiye'nin hiç bir yere damga basacak hali bulunmadığına göre bunların işi çok ve güç olmalıdır. İç tüketimde kendilerine böyle bir hayal satılmak istenilen Türkler ise "gölge etme, başka ihsan istemem" tertibi "sen hele bizi sağ salim 21. yüzyıla bir çıkart, oraya buraya damga basmamız eksik kalsın" özlemindedirler.
       Bir süre var ki siyaset alemimizde "palavra söyleme"nin adı "vizyon sahibi" olmaya dönüştürülmüştür. Bunun başlangıcı Özal iledir ama bütün alanlardaki gibi "hayr - ül halef"i onu orada da fersah fersah aşmıştır. Orta düzeyde bir akıl sahibinin böyle sözlerle millete gelecek için ümit, iyimserlik, "inşirah = ferahlık" verilebileceğini sanması nasıl kabildir; bunu anlamak mümkün değildir. Halk "Türkiye'deki günlük yaşam"ın gerçeklerinin bilinçindeyken bütün bir yüzyıla bizim damgamızı basacağımızı söylemek 1930'ların bolşevik yöneticilerinden ilham alma demektir.
       Onların ellerinde hiç olmazsa vatandaşlarının dünyayı görmelerini engelleyen bir Demir Perde vardı. Gözlerin önündeki o perdenin kalkması büyünün bozulmasına yetmiştir.
     "Adriyatikten Çin seddine" edebiyatı hatırlardadır. Büyüklerimiz bir iki kere Çin'e gittiler ve Çin seddi de aşıldı, slogan "Adriyatikten Çin denizine" oldu. Sen Edirne'den Van'a, misak - ı millinin sağladığı sınırlar içinde, imkanların itibariyle bir "muhtaç - ı himmet dede" iken Adriyatik nire, Çin denizi nire, 21. yüzyıla damga basmak ne? Bu "vizyon"a, tecrübesizlikleri dolayısıyla bir ara inanmış "Türk cumhuriyetleri" ve mesela Arnavutluk'un uğradıkları hayal sükutu ilişkilerimizin bir handikapı haline gelmiştir.
       Gerçekçi Atatürk daha yeni devletin başında ne kadar güzel uyarıyordu: "Büyük ve hayali şeyler yapmadan, yapmış gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın düşmanlığını, garezini, kinini bu memleketin ve bu ulusun üzerine çektik. (..) Bütün sorun bundan ibarettir. Biz böyle, yapmadığımız ve yapamadığımız kavramlar üzerinde koşarak düşmanlarımızın sayısını ve baskılarını arttırmaktansa doğal sınıra, yasal sınıra çekilelim".
       Cumhuriyetin politikası bu olmuştur ve devletler camiasında müstesna, saygıdeğer bir mevki böyle elde edilmiştir. Yüzyıla damga basma hayali kurarak veya "1 koyup 3 alma" hesapları yaparak değil.. Geleceğe dönük tahminlere kalkışmak zaten son derece tehlikeli bir iştir.
       Bir de bunu ayakları yerden keserek denerseniz nerenizin üzerine oturursunuz, bunu sevimli Özal - başka şeyi kastederek - söylemişti.

       Biten yılın sonu, 1999, bizim için kıymetli, hatta aziz bir olayı da beraberinde getiriyor: 1299'da kurulan Osmanlı İmparatorluğunun 700. yıldönümü. Bunu elbette ki kutlayacağız. Ama bu, son derece dikkat, itina, "takt" isteyen bir girişimdir. Osmanlı İmparatorluğu doğmuş, yaşamış, bütün büyük imparatorluklar gibi, onlardan daha uzun bir ömür sürmüş dahi olsa tarihin içindeki yerini almıştır. Onu öyle değerlendirmek lazımdır. Osmanlı İmparatorluğunun herkeste "son derece olumlu" izlenim ve hatıralar bırakmadığı şüphesizdir. Buna karşılık Türkiye'nin içindeki bir eğilim Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş yıldönümünü bir nevi "basübadelmevt = yeniden doğuş" hareketine dönüştürmektir.
       Halbuki eski imparatorlukların hayata tekrar döndürülemedikleri bir gerçektir ve Mussolini bu gerçeğe kafasını vurarak hazin sonunu hazırlamıştır. Atatürk bunu, ona hatırlatmıştı da..



Yazara E-Posta: m.toker@milliyet.com.tr