Kıbrıs'a da bir Lozan lazımdı

Kıbrıs'a da bir Lozan lazımdı


Siyaset adamlarımız, mesela Süleymanbey - Demirel -, her halde Helsinki'de bir gün bana Kıbrıs sorununun Türk dış politikasına, Ankara'nın dış ilişkilerine, hatta Türkiye'nin dünyadaki tüm görüntüsüne nasıl bir ipotek koyduğundan kimin acı acı şikayet etmiş olduğu hususunda fazla açıklama yapmamamı yadırgamaz. Böyle davranmak, son zamanlarda pek kullanılan bir deyimle, "gazetecilik etiki" gereğidir. Yazılmama kaydı konmamış dahi olsa bazı sohbetlerde belirtilmiş görüşlerin "kişilere atfedilerek" sütunlara taşınması bizim meslekte doğru bulunmaz. - Acaba "bulunmazdı" mı demek lazımdır? -. Kaldı ki böyle şikayetlerde daima dile getirilen başka bir husus "ipoteğin sürmesi" ile "Denktaş'ın sürmesi" arasındaki ilintidir.
Bu tarz konuşmaları Helsinki dışında da ve çok değişik başka siyaset adamlarımızla da yaptığımı bunların içinde "gerçekcilik"i ile tanınmış olanların bulunduğunu söylemeliyim. Kıbrıs'ın bir ipotek oluşturduğunu, bunun zararlarını ne zamandır çektiğimizi ve çekmekte olduğumuzu herkes gördüğü gibi bundan kurtulunması gereğini hiç kimse reddetmemektedir.
Ama, nasıl? Buna engel tek Türkiye'dendir de biz bunu kaldırınca "Adaya adil bir çözüm ve kalıcı bir barış" hemen gelecek midir?
Asla. Yunanistan'da, hatta Kıbrıs Rum kesiminde "Niçin böyle oldu?" sorusuna doğru bir cevap verilmeden ve bu cevabın gerektireceği sorumluluk, hem geçmiş / hem gelecek için kabul edilmeden "adil çözüm ve kalıcı barış" olamayacağını görüp söyleyenler yok değildir. Fakat Karamanlis gibi "kudretli bir şahsiyet" dahi, bir noktadan sonra bilinçli / bilinçsiz demagoglar önünde sinip pusmaktadır. Bunun son örneği, Türkiye'de zeybetiko oynadı diye Yunan Dışişleri Bakanı Papandreu'nun Kıbrıs'ta Rum gençlerin hışmına uğramasıdır.
Türkiye'nin demagogları da onlardan aşağı sayılmaz. Onlardan dolayıdır ki Ankara'nın yaptığı bazı hatalar, düzeltilmek bir yana, daha da ileri safhalara uzatılarak sürmektedir. KKTC'nin bir "sine qua non" şart diye sürülmesi, hele Türk tarafının "o hüviyet" ile masaya oturtulmasını isteme gibi.. Bunun şampiyonu durumundaki Denktaş'ın "öteki şampiyonlar" tarafından "kellesi istenen adam" ilan edilmesi onun gücünü yapmakta, ona "ne onunla oluyor, ne onsuz" statüsü sağlamaktadır.
Yaser Arafat gibi.. Zaten Denktaş ile Arafat arasındaki tek benzerlik bundan ibaret değildir.

Şimdi, Kurtuluş savaşımızın kazanılmasından sonra onu gerçekleştirenlerin niçin barış masasına hemen oturulmasında o kadar ısrarlı oldukları ve bunu sağlamadan kalkmadıkları daha iyi anlaşılmaktadır. Bir takım, sonradan çaresi bulunabilecek ödünleri göze alarak.. Çünkü bir masaya sıcağı sıcağına galip oturmada "sayılamayacak kadar çok yarar" vardır. Mustafa Kemal ve arkadaşları önce o işi "kapatma", başkalarına ondan sonra bakma akıllılığını göstermişlerdir.
Bülent Ecevit'i onlarla kıyaslamaya kalkışmak aklımdan geçmez, ama onun her şeyi yarım bırakıp "Kıbrıs zaferini oya çevirme" gibi ucuz bir iç politika hedefine yöneldiğini hatırlamama imkanı var mıdır?
"Yunanlılar bir uzlaşmayı kabul ediyorlardı da, biz mi maraza çıkardık?" diye sorulabilir ve Cenevre Konferansındaki tutumlar öne sürülebilir. Peki, Lozan'da Müttefikler pek mi uzlaşmaya hevesliydiler? Yoksa biz mi onları ite ite oraya sürükledik?
"Kıbrıs sorunu"nun çeyrek yüzyıldır, Helsinki'deki siyaset adamımızla konuşmamızda kullanılmış deyimlerle "Türk dış politikasına, Ankara'nın dış ilişkilerine, Türkiye'nin dünyadaki tüm görüntüsü"ne nelere malolduğuna - ve olmaya devam ettiğine - bakmak "Lozan zafer mi, hezimet mi?" safsatasının cevabını da ortaya koymaktadır.

Yarın:
AB garantisi yeterli mi?