Kim ister "güçlü hükümet"i?

Kim ister "güçlü hükümet"i?


Milli Güvenlik Kurulunun (MGK) son toplantısından çıkan "Kıbrıs görüşü" bütün medyada "Denktaş'a destek" başlığıyla verildi. Hatta bunu "MGK'dan Kıbrıs resti" diye yorumlayanlar oldu. Gerçi bildiride "Türkiye, Kıbrıs'taki iki tarafın ortaklaşa kabul edebileceği bir çözüm arayışına bütün iyi niyetiyle devam edecektir" denilmekte ve "bu anlayışla sayın Denktaş'ın görüşme çağrısını desteklemektedir" ilavesi yapılmaktadır ama onu izleyen "Ancak Türkiye KKTC'nin güvenilğine tehdit oluşturan, Kıbrıs Türklerini Rum hakimiyeti altında bir azınlık konumuna dönüştüren bir oluşuma da izin vermeyecektir" sözü MGK'yı Denktaş'ın ve Ankara'daki Ecevit/Cem/Gürel üçlüsünün paraleline sokmaktadır. Söylenen durum var mıdır ve hedef, suni KKTC'nin muhafazası mıdır ki?
Onun için, başlıklarda bir yanlış bulunmamaktadır. Denktaş çağrısında peşin peşin "bunun bir yararı yoktur ve.." hükmünü verdiği gibi masaya ancak "devlet başkanı" statüsü ile oturacağını ve sadece "bir konfederasyon" çözümünü görüşebileceğini beyan etmektedir. Halbuki Türkiye'nin de taraf olduğu "uluslararası anlaşmalar" Kıbrıs'ta "iki devlet" ve "iki millet" değil "eşit haklara sahip iki toplum" bulunduğunu öngörmektedir. T.C.'nin resmi tezi hep: "Kıbrıs Rum ve Türk toplumları bağımsız, bağlantısız federal bir cumhuriyet kuracaklardır. Bu devlet, federal anayasa açısından çift toplumlu ve toprak açısından çift bölgeli olacaktır. Federal Kıbrıs Cumhuriyetinin halkı ayrı ayrı Kıbrıs Rum toplumu ile Kıbrıs Türk toplumundan oluşacaktır" şeklinde ifade edilmiştir.
Avrupa Birliğinin (AB) de resmen bundan farklı bir görüşü ileri sürdüğü bilinmemektedir. AB'den başka bir takım "şahsi sesler"in çıkması bu gerçeği değiştirmez. Türkiye'den de ne, "şahsi sesler" çıkıyor!
Ama "MGK'nın sesi" şahsi ses sayılamaz.

Gerçek şudur ki "memleketin sivil/asker sağlam kuvvetleri"nin asker kanadında - birbirleriyle ilgili - "Kıbrıs işi" ve "AB üyeliği" konularında "gereğinden fazla katı", "şahinlere daha yakın" bir tutum gözlenmektedir. Bunu "AB üyesi bir Türkiye'de asker bugünkü kadar etkin duruma sahip olamayacaktır da, ondan" tarzında izah edenler vardır. Böyle bir sebepten Türkiye'de "güçlü hükümet" sevmemesi doğal olan, sadece asker değildir. Güçsüz hükümetler döneminde borusu öten her kesimi buna dahil edebilirsiniz: Medyadan iş çevrelerine, bürokrasiden özerk kuruluşlara.. Hatta, seçmene: Aksi halde "pilav"ı, "plan"a tercih eder miydi? Bu, "Türk'e has bir özellik"tir. Ancak "sivil/asker memleketin sağlam kuvvetleri", Cumhuriyetin çağdaş uygarlık düzeyini temsil eden milletlerarası alemle uzaklık/yakınlık derecesini etkileyecek tutumlarda "en geniş ufuk"u temsil etme sorumluluğu taşımaktadır. Bu, Cumhuriyet boyunca böyle olmuştur. Memleketin sivil/asker sağlam kuvvetleri hep, toplumun "en iyi yetişmiş kesimi"ni oluşturmuştur. Bugün hele asker, kendisine sağlanmış eğitim ve öğrenim imkanlarıyla dünyaya açılmada belki bütün zamanlardan daha ileri bir konuma gelmiştir.
"Geniş ufuk" onun tabiatı olmalıdır. Mesleki "at gözlük"ünü o hallerde gözünden uzaklaştırabilmelidir. Bunu, oradaki fiili görevini tamamlayanların daha iyi yaptığı gözleniyor.
"Kıbrıs işi"nde, "AB üyeliği" konusunda bu izlenimimi aktardığım bazı yüksek komutanlar bana, yanıldığımı söylemektedirler. Bunları gerçekten istemeyenlerdir ki onları "bahane" diye göstermekte, kendi isteksizliklerini onların sırtına yüklemeye, sanki "engel onlarmış gibi" hava yaratmaya çalışmaktadırlar.
Keşke. Fakat bazı hallerde "görüntü"nün, gerçek durumdan daha fazla etki yaptığı unutulmamalıdır.
Demokratik laik Cumhuriyetin varlığını ilgilendiren bazı hususlarda onların "kararlılık"ı kamuoyuna ne derece güven sağlıyorsa bu Cumhuriyetin çağdaş uygarlık düzeyini yakalama çabalarında öncülüğünü yapacakları "geniş ufuk" o kadar yararlı olacaktır.