"Sağlam Kuvvetler"e geniş ufuk yaraşır

"Sağlam Kuvvetler"e geniş ufuk yaraşır


Ne zaman var ki Türkiye, güven vermeyen Hükümetlerin elinde bulunuyor. Bunların sosyal ve ekonomik sorunları çözmedeki aczi toplumdaki huzursuzluğu ve geniş kütlelerin fıkaralığını arttırıyor. Herkes mutabıktır ki iyi yönetilmiyoruz. Bir demokraside yaşanılıyorsa, böyle hallerde seçmen "işin icabı"na bakmakla yükümlüdür. Onun bu görevi, gerektiği gibi yerine getirdiğini söylemek zor. Kurtulunması zamanı gelmiş iktidarlardan ülkeyi kurtaramıyor; sandık başına götürüldüğünde "doğru"yu seçmiyor.
Sabredeceğiz. Mekanizmanın iyi işlemesi için üzerimize düşeni yapmaktan bir an geri kalmayarak..
Ancak, Cumhuriyetin kaderini etkileyecek bazı iç ve dış konular böyle, güven vermeyen Hükümetlerin önüne geldiğinde tedirginliğimizin artması kaçınılmazdır. O hallerde gözlerimiz "Cumhuriyeti kollama ve koruma ile görevli", ülkenin sivil ve askerden oluşan "sağlam kuvvetleri"ne dönmektedir.
Bunlar en ziyade "geniş ufuk"a muhtaçtırlar.
* * *
Kıbrıs işinde "ver kurtul" diyen, kıymet - i harbiyeye sahip bir düşünce hareketi Türkiye'de yoktur. "Bunu düşünen, hatta söyleyen yok mudur?" Benim dediğim, bunların bir kıymet - i harbiyeye sahip bulunmadıklarıdır.
"Ya taksim, ya ölüm"
de kütleleri vaktiyle alanlara dökmüştür ama, Zürih / Londra anlaşmalarıyla Kıbrıs Devleti kurulduktan sonra Türkiye'de müzeye kalkmıştır.
Sloganın Yunanca versiyonu olan "Ya Enosis, ya ölüm" onu uygulamaya kalkışmış Yunan Cuntasının ölüm fermanı yerine geçmiştir. Arada, köprülerin altından da çok su akıp gitmiştir. Sularla birlikte akıp gitmiş zamanın bilançosunu çıkarmaya kalkışmak beyhudeyse de bir görüntüyü hatırlatmakta yarar vardır: 1974, Adada Türkiye'yi "kazançlı" pozisyona sokmuştur. Bundan dolayı "uzlaşma" hep Türkiye'den beklenmiştir ve bunu Yunanistan, Batı kamuoyundaki "iltimaslı durum"undan yararlanarak hep istismar etmiştir.
Yoksa "asıl uzlaşmaz" hep, daha çoğunu koparabileceği hesabındaki Yunanistan olmuştur. Türkiye ise, "1984 New York projesi" ile BM'nin tam desteğini almış ve o görüntüyü tamamile silecek pozisyona gelmişken masadaki Kıbrıs'lı "küçük olsun, benim olsun" şampiyonu temsilcisinin isteksizliğiyle fırsatı kaçırmıştır. Yazık ki bunun ayrıntılarına girmeye burada yer yoktur; ama MGK o dosyayı iyi incelerse ne denilmek istendiğini anlayacaktır.

Şu anda Kıbrıs, bir defa daha - çeşitli sebeplerden - karşımızdadır ve bir defa daha bu, "dış ilişkilerimizin her daim iflah olmaz baltalayıcısı" Ecevit'in, üstelik güven vermeyen iktidarına rastlamıştır. Ecevit "beraber yaşama şıkkı"nın Türk toplumunun Rumlar tarafından soykırıma uğratılacağı anlamına geldiğini söyleyerek bir defa daha, böyle bir saçma sebepten uzlaşmaz durumuna Türkiye'yi düşürmüştür. Türkiye'nin Kıbrıs'ta "asıl uzlaşma isteyen taraf olduğu" imajını yok ederek ve aklınca "ilhak" gözdağıyla - çözümü gerçekten, onda gördüğü belli olmaktadır - herkesi ürküteceğini sanarak..
Halbuki bu, bir bumerangtır = dönüp, atanı vuran ok. Gayet açıktır ki AB Kıbrıs'ı, "sorunlarını çözmeden" üyeliğe almak istemez. Ama "Ne yapalım, Türkiye bırakmıyor" kozu eline verilirse, "istemeye / istemeye" bunu yaptığına dünya kamuoyunu inandırmak isteyecektir. Böylece Türkiye'nin AB yolu da torpillenmiş olmaktadır. Bunu zaten istemeyenler için "iki katlı ekmek kadayıfı".
Kıbrıs'a şu anda, "elimize iki kuruş sıkıştırıp" Avrupa Ordusuna vetomuzu kaldırmamız, hatta Saddam Irak'ına karşı lejyonerlik yapmamız gibi utanç verici teklifler eklendiği haber verilmektedir. Bütün bunlar, gözlerimizi şu anda bir defa daha ülkemizin sağlam kuvvetlerine döndürmektedir.
Onlar ne halde?

Yarın:
Geniş ufuk ihtiyacı