"Sağlam taşa basınız!"

"Sağlam taşa basınız!"


Cumhuriyet Senatosu tarafından Avrupa Konseyi Asamblesine seçildiğimin ilk günleriydi. Kültür Komisyonuna vermişlerdi ve bu, benim katıldığım ilk toplantıydı. Başkanımız Norveçliydi - sonradan Dışişleri Bakanı oldu -. Gündemin görüşülecek maddesi "Olimpiyat Oyunlarının yeri" idi. Raportör, sadece çok tanınmış bir siyasetçi, eski Bakan değil; meşhur ve büyük yazar, Fransız Akademisinin devamlı genel sekreteri, milletvekili de olan Maurice Druon idi. Druon, Olimpiyat Oyunlarının çeşitli ülkelerde sırayla yapılmamasını; Yunanistan'da ilk olimpiyatların düzenlendiği bölgede kurulacak büyük ve modern milletlerarası tesislere alınmasını; artık hep orada yapılmasını istiyordu. Bu, Yunan hükümetinin bir önerisiydi. Önerge sahibi Druon Yunanistan'a gitmişti, oralar kendisine gezdirilmişti, krallar gibi ağırlanmıştı, "yunan misafirperverliğinin nasıl olacağı" ispatlanmıştı. Bunu ve oraların güzelliğini, göğün maviliğini ve ağaçların yeşilini o harikulade fransızcasıyla uzun uzun anlattı. Avrupa Konseyi bu yönde karar almalı ve bunu Milletlerarası Olimpiyat Komitesine resmen teklif etmeliydi.
Doğrusu ya, şaşırmasına pek şaşırmıştım. Ülkeler, hatta kıtalar Olimpiyatları almak için öylesine bir rekabet içindeyken ve oyunlar müthiş bir "ticari olay" haline gelmişken böyle bir şey düşünülebilir miydi? Üstelik bu, Avrupa Konseyinin işi miydi? Herkes bize gülmez miydi?
Baktım, söz alan sadece benim. Bütün bunları anlattım. Herkes dinledi. Başkan tasarıyı oya sundu: Ben hariç, herkes kabul etti.
Toplantının sonunda Başkan yanıma geldi. Koluma girdi. Dostça bir hali vardı.
"- My dear Toker" dedi, "siz yenisiniz. Bütün söylediklerinizi biz bilmiyor muyduk? Fakat Druon'un bu kadar benimsediği, bağrına bastığı bir öneriyi nasıl, kabul etmezlik edebilirdik?"
Sonra, güldü:
"- Bunun önemi, nedir ki? Asambleden de geçecek ve kabul edilen bütün kağıtlar gibi dosyasına konulup kaldırılacak.. Siz telaş etmeyiniz".
Milletlerarası kurullardan bir takım önerilerin nasıl geçtiği hususundaki ilk dersimi almıştım. Bunu hiç unutmadım da.. Üstelik bunlardan bazılarının "papaza bakıp oruç bozdurma" amaçıyla hazırlanıp tezgahlandığını da sonradan çok görecektim.
* * *
Türkiye'nin AB'ye katılmasını öngören Ankara andlaşması elbette ki "peygamber buyruğu" değildir. Buna temelden karşı olanlar, bulunabilir. Bunun bazı noktalarına itiraz edenler çıkabilir. Şimdi, bir tartışma açılmışken herkes kendi vaziyetini alabilir. Ancak:
1- Olmayan şeyleri varmış gibi gösterip onlar üzerinde mutabakat istenmez. AB "ulus - devlet" karşıtı değil, "ulus - devletler topluluğu"dur. Daha bir kaç gün önce Fransız Cumhurbaşkanı seçimlerinin adayları bunu özellikle belirttiler. Yalana lüzum yok.
2- İstenen, devletin herkesin ana dilinde eğitim vermesi değildir. Herkesin "ana dilini öğrenmesi, kullanması, yayması" özgürlüğüdür. Bunlar bambaşka şeylerdir. Cumhurbaşkanı Sezer bunu Prag'da açıkca belirtti. Bu özgürlüğün "milletlerin bütünlüğü"nü bozmadığına ise AB üyelerindeki durum delildir. Çarpıtmaya lüzum yok.
3- İdam cezasının kaldırılması hedeftir. "Uygulamama kuralı"nın süreceğine dair verilecek teminat, ciddi AB çevrelerince bu aşamada yeterli bulunacaktır. İngiltere yıllarca bunu yapmıştır. İyi niyet esastır.
4- "Kuvayı milliye ruhu"nun bir fonksiyonu yoktur. Kuvayı milliye ruhu görevini başarıyla tamamlamış, Cumhuriyet kurmuştur. Bugün "Cumhuriyet ruhu", yeni devletin vazgeçilmesi ideali "çağdaş uygarlık düzeyi"ne en iyi, AB'de ulaşacaktır. "Asri olmak, insan olmaktır hoca efendi, insan olmak!" Bir de, kendine güvenmek. Demagojiye lüzum yok.
5- AB'nin Lozan'ı kaldırmak ve yerine Sevr'i geri getirme gibi "şeytanca bir plan"ın içinde olduğunu düşünenler, hele bunu yazıp söyleyenler kendilerini önce iyi bir akıl doktoruna göstermelidirler. Türk toplumu buna inanacak kadar saf sayılabilir mi?
* * *
Ne yazık ki "Sağlam taşa basınız!" 12 Emir'in arasında yok, değil mi?