"Siz de yediniz, öyle mi sayın Başbakan?"

"Siz de yediniz, öyle mi sayın Başbakan?"

Metin TOKER

BEYAZ Sarayın meşhur "oval ofis"inde, dünya haritalı bir küre vardır. O odaya - gazeteci olarak - girmiş bulunduğumdan dolayı bilirim. - Vaktiyle Türkiye'de Türk gazetecilerini "oval ofis"e aldırtacak kadar dişli Başbakanlar olurdu. Şimdi Başkan bir Türk Başbakanıyla görüşüyor da onunla basınının karşısına bile çıkmıyor -. Clinton, Yılmaz'a onu göstermiş ve demiş ki: "Her sabah bu küreye bakıyorum ve Türkiye'nin ne önemli bir ülke olduğunu yeniden fark ediyorum!"
Bunu Başbakan Yılmaz, tek başına düzenlediği basın toplantısında övünme kabilinden söylemiş. Gerçi gazetecilerden biri "Siz de bunu yediniz, öyle mi sayın Başbakan?" diye sormamış ama "Mesutbey Tansulaştı" yorumunu - kendi kendine - yapanlar çıkmış. (Bk. Cumhuriyet, 21 Aralık 1997)
Washington'a giderken Brüksel'de gürleyenlerin orada nasıl ton değiştirdikleri bir "1978 Olayı" hatırlatılarak bu sütunda belirtilmişti. AB'nin dış ilişkilerden sorumlu komiseri Hans van den Broek de "Siz onu dönüşte dinleyin" demekle yetinmiş. Yılmaz tonu tabii değiştirdi de - böyle hallerde daima olduğu gibi - yanındaki medya mehsuplarını suçladı, "sözlerimi çarpıttılar" dedi. Öyle söylemiş de, aslında böyle demek istemiş; halbuki medya bu inceliği anlamamış. Vah, vah!
Peki, neden "daima böyle olur?" Bunun bir cevabı, M. Ali Birand'ın "itiraf"ında var: "Yılmaz Brüksel hava alanındaki demecinden U dönüşü yaptı. Basının yanlış değerlendirdiğini söyledi. Basında kimse teyplerdeki ünlü demeci sorgulamadı ve sorumluluğu kabul edip Ankara'nın yeni tutumunu not almakla yetindik". (BK. Sabah, 21 Aralık 1997)
Neden? Ne zamandan beri gazetecilik görevi öyle anlaşılır oldu? Yalçın Doğan da aynı gün, (Bk. Milliyet, 21 Aralık 1997), aynı oyuna daha önce iki defa, Bonn'da ve Girit'te de geldiklerini hazin hazin hatırlatıyor, Amerika'da yoğurdun üfleyerek yenmesini salık veriyordu.
Acaba, öyle mi yendi?
Şurası bir gerçek ki Turgut Özal'ın "siyset adamı - gazeteci ilişkileri"ne getirdiği kurnaz yaklaşımdan bu yana özellikle dış gezilerin Türk basınında iyi değerlendirilip aksettirildiğini söylemek zor. Tabii gerçek, bir süre sonra ortaya çıkıyor - Yalçın Doğan'ın verdiği Bonn ve Girit örneklerinde olduğu gibi - ama bu arada "doğru bilgi" - ki, medyanın görevi kamuoyuna bunu sağlamaktır - tartışmalarda eksik kalıyor. Bunun üzerinde daha bir durmak istiyorum; ama bugün belirtmekte fayda gördüğüm başka bir husus var.

Bizi memnun etmeyen AB'nin Lüksemburg ve İslam Konferansının Tahran toplantılarıyla Rusya Başbakanın Türkiye ve Türkiye Başbakanının Amerika ziyaretlerinin çakışması tesadüfü - zira bu ziyaretler çok önceden planlanmıştı - bir ihtimali akla getirdi: Ankara bunları birbirine karşı oynama eğilimi mi taşıyor?
Bunun bir yakıştırma olduğuna inandığımı ve benim burnuma böyle bir kokunun gelmediğini belirtmeliyim. Zaten bu, çok yanlış olur. Her ilişki, kendi platformunda ele alınmalıdır. Bunlardan birini ötekine karşı kullanmaya kalkışmak, eğer "papaza kızıp oruç bozma" kabilinden bir fevri davranış değil de hesap işi sayılıyorsa bilinmelidir ki şantaj kokacak öyle bir hesap tutmaz. Olsa olsa "öteki"nde, Türkiye'yi kucağına oturtabileceği yolunda zehap uyandırır. Kaldı ki bugünün milletlerarası şartları öyle "kucağa oturma", "kucağa oturtma" gibi muamelelere elverişli değildir. AB'nin Türkiye'den isteyip beklediklerini Amerika'nın isteyip beklemediği de sanılmamalıdır. Yanlış varsa, ikisinde birden vardır.
Eğer "nasıl dendiği" değil, "ne dendiği" üzerinde durulursa görülecektir ki AB ile Amerika Türkiye'ye tam aynı şeyi söylemiştir.

Yazara EmailM.Toker@milliyet.com.tr

DİĞER YENİ YAZILAR