Yazarın şikayeti var

Yazarın şikayeti var


Yazar, benim.
Şikayetim, türkçenin yetersizliğinden. Zaman geçtikçe bu, daha da artıyor. Gittikçe daha az kimse daha az kelimeyi biliyor, anlıyor hale geliyor. Kimse, öğrenmenin peşinde değil.
Geçenlerde bu sütunlarda değinmiştim: Anılarımı yazıyorum. 2003'ün Sonbaharına yetişecek. O tarihte, gazetecilikteki kesintisiz 60. yılım doluyor. Bütün hayatımca gazeteci ve sadece gazeteci oldum. Askerliğimi yaparken ve Kontenjan Senatörlüğü dönemimde bile.. Anılarım, önceki ilk 19 yılı ve sonraki bütün o yılları kapsıyor. Kitaba şimdilik seçtiğim başlık: Gazeteci Olan Adamın Hikayesi.
Gazeteci olarak doğdum mu, doğmadım mı bilmem ama - gazeteci olarak doğulurmuymuş ki; müzisyenlik veya ressamlık mı, bu - ben gazeteci oldum. Talihim bu işi Türkiye'nin en ilginç bir döneminde ve her şeyi ön locada, ta yakından, hatta içinden seyretmek fırsatını bularak yapmış olmamdır.
Kitap, bir "Başlangıç"tan sonra altı bölümden oluşuyor:
- Mürekkep kokusu, Koch basili gibidir
- 1930'ların İstanbul'u
- 1940'larda Babıali
- Hiç bir şey kolay değildir
- AKİS yılları (1954/68) ve Ankara
- Yüzyıl biterken ve yenisi başlarken bizim meslek.
İstiyorum ki tıpkı "Demokrasimizin İsmet Paşalı Yılları - 1944/73" gibi o da, konusunda, bir "Kaynak - kitap" oluştursun. Üçte birinden fazlasını tamamladım.
Fakat, çok zorlanıyorum.
Kitabı yazdıkça, yakınım olan, yabancı dile de çevrilmiş bir "best seller"in sahibi, üslubu rahat ve kuvvetli bir meslekdaşa gösteriyorum. Meslekdaş, 45 yaşına geldi. Üstelik dilimize çok yaşıtından daha aşinadır. Bazen "Bu ne demek? Anlamadım" diyor. Deyimi hemen değiştiriyorum: O anlamadıysa, 2003'te çıkacak kitabı okuyacaklardan çoğu anlamayacak demektir.
Bazı kelimeleri sevmiyor: "Hafıza" gibi. Ama ben onun "bellek"ini hiç sevmiyorum. Bellek! Kelimenin estetiği bile yok. "Hafıza"yı, bırakıyorum.

Kaybolan "nüans"
Benim asıl derdim, hani "nüans" denilen, anlamdaki ince farkı gösteren bir takım kelimeleri bilenlerin, onların lezzetine varanların eksilmesi. Böyle olunca o kelimelere eski, eskimiş gözüyle bakılıyor ve tu kaka ediliyorlar. Aynı anlama geldiği sanılan bir kelime, aslında, aradaki farkı vermiyor. "Talep etme" ile "isteme" aynı şey mi? Birincide zorlama, ikincide gönül rızası yok mu? "AB idamın kaldırılmasını talep etti" mi, "istedi" mi? Elbette ki, "talep etti". O güzelim "mahzun" kelimesi artık ne kadar az kullanılıyor, farkında mısınız? Ya, "mahsur"? "Kuşatılmış" denilip geçiliyor. "Muhasara"nın karşılığı "kuşatılma"ya.. Bakınız, kitapta hayal meyal hatırladığım en uzak çocukluk anılarımdan birini naklediyorum. 1929 kışında Boğazı buzlar kaplamıştı ve biz Kadıköy'de yatıdaydık. Orada bir hafta "mahsur kaldık". "Kuşatılmış kaldık" diyebilir miydim? "Bilmeyen öğrensin" dedim ve "mahsur"da direndim. Bunu "mahzur" ile karıştıracakların çıkacağını düşündüğüm halde..
Evet, bir de o var: Eski kelimeleri kullanacağım diye hepsini birbirine karıştıranlar..
"Dili arındıracağız"
derken dili ne kadar fukaralaştırdığımız makale yazarken az da hissedilse geçmişe dönük anıları kaleme almaya sıra gelince, yenilmesi güç bir eksiklik olarak karşınıza çıkıyor.
Yazarın şikayeti, bu.